16 Nisan 2008 Çarşamba

Kanser çeşitleri kanser tedavisi akciğer kanseri mesane kanseri

Kanser çeşitleri kanser tedavisi akciğer kanseri mesane kanseri

• barsak kanseri bitkisel tedavisi
• Karaciğer Kanseri Teşhis ve Tedavisi
• Vitiligo Nedir
• Böbrek taşı nedir
• Barsak Kanseri ve Tedavisi
• Kanser nedir?
• Sedef Hastalığı Tanı ve Tedavisi
• Pankreas Başı Kanseri Bitkisel Tedavisi
• Mide Kanseri Tedavisi
• Barsak Kanseri
• Karaciğer Kanseri Bitkisel Tedavisi
• Şeker hastalığı bitkisel tedavisi
• Siroz tedavisi
• Karaciğer Kanseri Nedir?
• Testis kanseri belirtileri
• Sedef Hastalığı Bitkisel Tedavisi
• Hepatit-C Tedavisi
• Vitiligo bitkisel tedavisi
• Kanserde erken tanı
• Pankreas Başı Kanseri Tedavisi

Kanser Tedavisi Bitkisel Tedavi

• Cilt kanseri belirtileri
• Pankreas Başı Kanseri
• Mesane kanseri belirtileri
• Belli başlı kanser ağrı tipleri
• barsak kanseri bitkisel tedavisi
• Meme kanseri belirtileri
• Barsak Kanseri ve Tedavisi
• Testis kanseri belirtileri
• Karaciğer Kanseri Bitkisel Tedavisi
• Mide Kanseri Tedavisi
• Küçük hücreli akciğer kanseri
• Rahim kanseri belirtileri
• Barsak Kanseri
• Mide Kanseri Nedir?
• Pankreas Başı Kanseri Bitkisel Tedavisi
• Kanser bilgileri
• Kanserde erken tanı
• Kanser nedir?
• Akciğer kanseri belirtileri
• Bağırsak Kanseri Belirtileri

Beden Algısı ve Ruh Sağlığı

Hazırlayan: Psikolog Yüksel Demirer
Beden algısı, çocuğun kendisini kendi olmayanlardan ayırt etmeye başladığı birinci yaştan itibaren ortaya çıkar ve yaşam boyu sürekli gelişerek değişir.
Yalnızca günümüzde değil geçmişte de hemen tüm toplumların dış görünüşe, çekicilik, güzel ve yakışıklı olmaya verdikleri önem ister istemez hemen herkeste hoş ve beğenilir olma arzusunu yaratmış bu nedenle de insanlar sağlıklarının tehdit edilmediği durumlarda dahi daha güzel görünmek uğruna estetik ameliyatlara yönelmişlerdir.
Fiziki görünüşe verilen önem çoğunlukla kitle iletişim araçlarıyla tüm toplumlara, dolayısıyla da tek tek bireylere ulaştırılırken insanlar da bu tür görüş ve değerlendirmelere koşullanmışlardır.
Görünüşe verilen anlam ve görünüşle ilgili değerlendirmeler, içinde bulunulan zamana ve toplumun kültürüne göre değişebilmektedir. Eski çağlarda tanrıçalar aşırı kilolu ve bu halleriyle beğeni toplarken günümüzde kadınlar ince ve narin bir beden yapısına özendirilmekte ve bu uğurda da kadınların pek çok sıkıntıya katlanabildikleri gözlemlenmektedir.
Bir dönem ince dudak yapısı revaçta iken bir başka dönem dolgun dudak, bir dönem kemikli sivri burun yapısı çekici bulunurken, bir başka dönem muntazam, ucu kalkık minik bir burun tercih edilmektedir. Bu tercihler daha çok içinde bulunulan dönemim gözde artistlerinin, mankenlerinin, sanatçılarının ya da ün sahibi olmuş kişilerin fiziki özelliklerinin medya tarafından beğenilir bulunulup ön plana çıkartılmasıyla belirlenir olmuştur. Bu durum, o günler için farklı bir fizik yapı içerisinde olan kişilerin kendilerini beğenmemelerine ve her fırsatta öne çıkarılan bu fiziksel özelliklere sahip olabilmek için olanaklarının tümünü kullanmaya çalışmalarına yol açmıştır. Fiziki durumlarında herhangi bir değişime gidemeyenler ise özgüvenlerini yitirmiş, kendilik algılarında değişme ve benlik saygılarında düşüş yaşamışlardır. Çeşitli psikolojik sorunlar içinde benlik algısı bozulan gençler giderek kendilerini beğenmez ve sevmez olmuşlardır.
Kendilerine sunulan ideal ölçülere göre bedenleriyle ilgili duygu ve tutum geliştiren insanlarda İdeal ölçülerden sapma, bireyin kendilik değerlendirmesinde değişmeye yol açmaktadır. Çünkü bireyin kendi bedenini ve beden parçalarını algılayarak onlara belli anlamlar vermesi kendine güven, kendine saygı, kendilik algısı, kimlik ve kişilik kavramları ile yakından ilişkilidir. Kendini fiziksel açıdan olumlu değerlendirenler kişiler arası ilişkilerde daha güvenli ve işlerinde daha başarılı olurken, kendini beğenmeyen, kendinde bir çok kusurlu yanın bulunduğunu düşünen insanlar ise yaşamlarının çeşitli dönemlerinde ya da sürekli olarak huzursuz, güvensiz ve değersizlik duyguları içindedirler. Diğer yandan fiziksel açıdan kendini beğenmediği ve ekonomik yetersizlik nedeniyle de istediği gibi giyinip davranamadığı halde bu durumu fazla önemsemeyen, sahip olduğu diğer ruhsal özellikleri ile birlikte kendisini sevmesini bilen ve ilişkilerinde rahat, güvenli ve olumlu davranan kişiler de vardır. Elbette burada insanın fiziksel özellikleri algılaması ve değerlendiriş biçimi önemlidir. Aslında birey fiziksel özelliklerin önemli olduğu görüşü ile çok erken yaşlarda karşılaşmaktadır. Çocuk öykü kitaplarındaki kahramanlar genellikle yakışıklı, güzel ve güçlü kişilerdir. İzlediğimiz filmlerdeki insanlar hep güzel bir fiziğe sahiptir. Bir insandan söz ederken öncelikle fiziki özelliklerinden hareket edilir ve bunun için de önce güzel yanlar vurgulanır ya da çirkin olduğu düşünülen organlar ön plana çıkartılarak kişi tanıtılmaya çalışılır. Örneğin; “hani saçları kısa, uzun boylu, kalın dudaklı bir kız vardı ya işte ondan söz ediyorum” ya da “ iri burunlu, göbekli, çirkin adam” gibi tanımlamalarla insanlar birbirine hatırlatılmaya çalışılır.
Bireyin beden algısının gelişiminde bedenle ilgili eski ve yeni tüm duygu, tutum ve algıları kadar başkalarının ya da başkasının bakış açısı da önem taşır. Bu algı, zaman içerisinde değişikliğe uğrayabilir, sosyokültürel değerler beden algısına yansıtılabilir ve beden algısı kişinin gerçek yapısıyla uyumlu olabileceği gibi uyumsuz da olabilir. Örneğin zayıf olduğu halde kendisini kilolu olarak gören ya da vücudunda herhangi bir ciddi kusur olmadığı halde yine de kendini kusurlu bulup beğenmeyen kişiler vardır. Hemen herkesin beden parçalarına ve onların işlevlerine verdiği anlam ve değer farklıdır. Bu nedenle de bireyin kendi beden imgesi kavramıyla başkalarının onun bedeniyle ilgili değerlendirmeleri farklı olabilir.
Bedenin gelişmesi, büyümesi ve değişmesi diğer insanlar ve çevreyle olan ilişkiler sonucu belirleneceğinden yakınların çocuğun bedenine ve fiziksel özelliklerine karşı tutumu çok önemlidir. Ergenlik dönemi bu değişme ve düzenlemelerin yoğun olarak yaşandığı bir dönemdir. Ergen bu dönemde kendisini başkalarıyla karşılaştırır ve başkalarının görüşlerine değer verir. Ancak bedensel değişimlerle nasıl baş edeceği konusunda da ciddi güçlükler yaşar. İşte bu dönemde yakınların ilgi ve desteğinin yanı sıra gencin bedeninde ortaya çıkan değişiklikler konusunda bilgilendirilmesi de şarttır. Karın ve baldırlardaki yağlanma vücudun görüntüsünü değiştirirken yüzde ve özellikle burunda ortaya çıkan şişkinlik, irileşme, sivilceler ve ses çatlaklığı gencin ruhsal durumunu bozar. Özellikle göğüsleri yeni belirmeye başlayan kızların bu durumdan utanarak göğüslerini saklamak için kambur bir duruş içerisinde olduklarına sık rastlanır. Böyle bir duruş ise gelecekte gerçek bir kamburluğu ortaya çıkartacaktır.
Doğal gelişimin sonucu olan bu değişimler genç tarafından önceden bilinmez ise sağlıksız tepkiler ortaya çıkabilir. Kendisini beğenmeyen, vücudundan hoşlanmayan, yüzündeki değişikliği hatta bazen asimetrik oluşu panikle karşılayan genç yakınları tarafından alaya alınır ve kışkırtılırsa o zaman huzursuzluğu ve gerginliği giderek artar. Bu durumda genç ya kişiler arası ilişkilerden kaçarak herhangi bir guruba katılmak istemez ya da katıldığında kendini mutlu ve rahat hissedemez.
Fiziki görünüm belki ilk anda insanı cezbedebilir ve insanda ilk anda hoş duygular yaratabilir. Ancak daha sonra karşılıklı bir ilişki başladığında ve insan ortaya bir davranış koyduğunda ilk anda duyulanlar değişikliğe uğrayabilir ve başlangıçta beğenilen bir insan daha sonra beğenilmeyebilir. Aynı şekilde aksine başlangıçta fizik olarak beğenilmeyen bir insan, daha sonra davranışlarıyla güzel duygular yarattığında fizik olarak da güzel bulunabilir. Önemli olan, kusurlu-kusursuz tüm yönlerimizle bedenimizi sevmemiz ve kabul etmemizdir. Fiziksel olarak beğenmediğimiz yanlarımızı gözümüzde büyütmek yerine ortaya koyduğumuz davranış, duygu ve düşüncelerimizle sağlıklı bir kişilik olarak kendimizi göstermemiz, ilişkilerimizde daha uyumlu ve daha huzurlu olmamızı sağlayacaktır.
Unutulmamalıdır ki insanın sevimli olması ve başkalarınca da sevimli bulunup beğenilmesi, ortaya konulan tavır, iletişim ve kişilikle ilgilidir. Ayrıca, başkaları tarafından mutlaka beğenilmek ve sevilmek gibi bir amacımız da olmamalıdır. Çünkü bu düşünce, gerçekleşmesi mümkün olmayan mantıkdışı bir düşüncedir

Sınav Kaygısı ve Başa Çıkma Yöntemleri

Hazırlayan :Uzm. Psk. Aylin İlden Koçkar Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi Bölümü
Sınav Kaygısı Nedir? Beklenen sınavlardan kaynaklanan stresin doğurduğu karmaşık fizyolojik ve duygusal tepkilerdir.
Sınav Kaygısının Nedenleri Nelerdir?
Kötü çalışma alışkanlıkları,
Yüksek beklenti düzeyi,
Mükemmeliyetçi yaklaşım,
Görev ve sorumlulukları erteleme,
Başarısız olma ve değerlendirilme korkusu vs. Sınav Kaygısının Fiziksel Belirtileri
Kalp çarpıntısı,
Hızlı nefes alıp-verme,
Nefes darlığı,
Terleme ve/veya titreme,
Mide şikayetleri,
Karın ağrısı,
Bağırsak hareketlerinde değişme (ishal-kabızlık),
Organize olamama,
Başağrısı,
Baş dönmesi,
Huzursuz uyku, kabus görme, aşırı uyku veya uykusuzluk,
Konsantrasyon bozuklukları,
Yorgunluk belirtileri,
Yeme alışkanlıklarında değişme. Sınav Kaygısının Duygusal Belirtileri
Gerçeklik hissinin kaybolması,
Kontrolün kaybedileceği hissi,
Endişe,
Huzursuzluk,
Güvensizlik,
Çaresizlik,
Öfke-Kızgınlık,
Korku,
Ümitsizlik,
Hayalkırıklığı,
Mutsuzluk,
Tedirginlik. Sınav Kaygısı ile Başa Çıkma Yöntemleri
Çalışmaları ertelememek
Çalışmaktan kaçınmamak
Gerçekçi beklentilerin olması
Başarısız olunacağı inancının değerlendirilerek gerçekçi inançlarla yer değiştirilmesi Sınavlardan Önce Yapılabilecekler
Beslenme ve uykunuza dikkat edin,
Sınav çalışmalarınızı son geceye bırakmayın,
Kapsamlı sınavlardan en az üç gün önce yeni bilgiler edinmeye çalışmayın, sadece tekrar yapın,
Beklentilerinizi değerlendirin ve gerçekçi olmalarına dikkat edin. Buradaki tüm öneriler kendi-kendinize uygulayabilmeniz için geliştirilmiştir. Sınav kaygısının hayatınızı uyguladığınız tüm yöntemlere rağmen hala olumsuz bir şekilde etkilediğini düşünüyorsanız bir uzmana başvurmalı ve uygun biçimde nasıl başa çıkabileceğinizi terapi yoluyla öğrenmelisiniz. Unutmayın her birey kendine özgüdür ve her bireyin başa çıkma yöntemleri de bireye özgü olmalıdır, bu anlamda uzmanınızla birlikte çalışmalı ve size uygun olan başa çıkma yöntemlerini bulmalısınız.

Yaz ve Kalp Hastalıkları

Hazırlayan: Prof. Dr. Övsev Dörtlemez - Prof. Dr. Halis Dörtlemez İç Hastalıkları - Kardiyoloji Uzmanı


Kalp Hastalarının Hastalıkları gereği yaşam boyu dikkat etmeleri gereken bazı kurallar vardır.
Bunlar çoğu kez hastalar tarafından yeni bir yaşam şekli olarak algılanır. Mümkün olduğunca da uymaya özen gösterilir
Her mevsimin kendine özgü güzelliği ve özelliği vardır. Kışın karı ve soğuğu ile yazın sıcağı ve denizi bunların başında gelir.
Kalp Hastası olan kişi yazın ve denizini çok seviyor da olsa, kendini mümkün olduğunca sıcaktan ve yaz-deniz keyfi adına yorgunluktan korumalıdır. Bu nedenle sıcağın ve koruyucu hareketlerin sakıncalarına kısaca değinmek uygun olur.
Sıcaklık ve Deri İnsanlar içinde bulundukları ortama uyum sağlamada kendilerine yardımcı olan donanımlara sahiptirler.
Çevrenin ve kendi vücut ısınlarının durumuna uyum sağlamada deri çok önemli bir rol oynar Deri, damarlarının durumunu ihtiyaca göre ayarlayarak damarların genişlemesi veya damarların daralmasını sağlayarak çevrenin sıcağına uyum sağlar. Kişinin sıcağa uyum göstermesinde terleme ve titremeninde önemli bir ayarlayıcı rolü vardır.
Deri, normal koşullarda normal ısıdaki ve istirahatteki erişkin bir insanda kalp debisinin % de 5-10'u kadar bir kan taşır. Isının artmasıyla deri kanlanması artar. Aşırı ısı artması hallerinde kap debisinin % 50-60'ı deriye gider. Bu gibi hallerde derinin Sempatik Vazokonstriktör sinirleri arayıcılığı ile çeşitli refleks yollar sayesinde dolaşım düzenlenmesi yapılarak kontrol altına alınır.
Yazın aşırı sıcaklarda, sıcağa uzun süre maruz kalmakla en sık görülen aşırı halsizlik, yorgunluk hatta bitkinlik düzeyindeki tablolardır. Sıcak Çarpması (Güneş Çarpması) bu durumlardan biridir.
Ortamın ısısının artmasıyla kişinin deri ve çeşitli organlarında oluşan temel değişiklikleri şöyle özetleyebiliriz.
1- DOLAŞIMDA ,KANIN BÜYÜK KISMI DERİYE YÖNELDİĞİ İÇİN DERİNİN KAN AKIMI VE KAN MİKTARI ARTAR. 2- KALB DEBİSİ VE ATIM HACMİ AZALIR. 3- ARTERİYEL KAN BASINCI ( TANSİYON ) DÜŞER. 4- KARIN İÇ ORGANLARININ KANLANMASI AZALIR. 5- KASLARDA KAN AKIMI AZALIR.
Bu değişiklikler yorgunluk yaratabilecek düzeyde güç sarfiyatını gerektiren her türlü beden-sel faaliyette daha da artar. Böyle durumlarda kalbin işinin artması dakikadaki atım sayısı-kasılması da artar.
Yukarıdaki açıklamaya çalışmaya çalıştığımız özelliklerden ötürü hipertansiyonlu, kalp yetmezlikli, koroner arter hastalıklı ve tedavi altındaki hastların şunlara dikkat etmleri uygun olur.
FAZLA SICAĞA MARUZ KALMAYINIZ.
YÜRÜYÜŞ VE GEZİNTİLERİNİZİ SABAH ERKEN VEYA AKŞAM SERİN SAATLERDE YAPINIZ.
GÜNLÜK SU ALIMINIZ KISITLANMIŞ BİLE OLSA,YAZIN ÇOK SICAK ZAMANLARI_DA VE AŞIRI TERLEDİĞINİZ DÖNEMLERDE SU KAYBINIZ ARTACAĞI İÇİN YETERLİ SUYUNUZU (GÜNDE ORTALAMA 2-2,5 LİTRE)
TERLE BİRLİKTE VÜCUDUN ELEKTROLİT KAYBI, ÖZELLİKLE SODYUM (TUZ) KAYBI FAZLA OLACAĞI İÇİN-TUZ KISITLAMALI BİR REJİM İÇİNDEYSENİZ DOKTORUNUZUN FİKRİNİ ALARAK YEMEKLERİNİZE BİRAZ TUZ İLAVE EDEBİLİRSİNİZ.
DENİZ KIYISINDA TATİLDE İSENİZ, KUMDA YATIP, GÜNEŞ BANYOSU YAPMAYINIZ. DENİZE SABAH VEYA AKŞAM ÜZERİ GİRİNİZ. DENİZDE UZUN SÜRE YÜZMEYİNİZ.
EGER DENİZDE DALMA ALIŞKANLIĞINIZ VARSA DALMAYINIZ.
TOK KARNINA DENİZE GİRMEYİNİZ.
FAZLA YAGLI, KIZARTMALI, AĞIR GIDALAR YERİNE, BOL SEBZE, HAŞLAMA VEYA IZGARA, HAFİF GIDALAR TERCİH EDİNİZ. EĞER DİABETES MELLİTUSUNUZ (ŞEKER HASTALIĞI) YOKSA BOL MEYVA YİYİNİZ.
BACAKLARINIZDA KRONİK VENÖZ YETMEZLİK (VARİS) VARSA, DENİZDE BELİNİZE KADAR OLAN BİR SU SEVİYESİNDE YÜRÜYÜŞ YAPINIZ. ASLA KUM BANYUSU YAPMAYINIZ.
HİPERTANSİYONLU İSENİZ, TANSİYON İLACINIZ FAZLA GELEBİLİR, DOZUNU DOKTORUNUZA TEKRAR SORUNUZ.
AŞIRI SICAKLARDA RİTM BOZUKLUKLARI OLABILİR.
BU KURALLARA UYMADIĞINIZ TAKDİRDE HANGİ SEBEPLE MEYDANA GELMİŞ OLURSA OLSUN KALB YETERSİZLİGİNİZ KAYBOLMUŞKEN YENİDEN ORTAYA ÇIKABİLİR, HAFİFLEMİŞKEN AĞIRLAŞABİLİR.
SÜKÜN BULMUŞ, KAYBOLMUŞ KALB AĞRILARINIZ (ANGİNA PECTORİS) YENİDEN BAŞLAYABİLİR.
DENİZ VE SICAĞA KARŞILIK SERİN YAYLA TATİLİNİ TERCİH EDEBİLİRSİNİZ

HIV/AIDS ve Korunma

HIV/AIDS ve Korunma
Hazırlayanlar: Prof. Dr. Serhat Ünal,Hacettepe AIDS Tedavi Araştırma Merkezi (HATAM) Müdürü Dr. Aygen Tümer, Hacettepe AIDS Tedavi Araştırma Merkezi (HATAM) Koordinatörü

2000'li yıllara girerken dakikada 11 yeni olgunun aramıza katıldığı çağımızın salgını olarak kabul edilen hastalık, AIDS. İlk defa 1981 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Haiti'den gelen göçmenlerde ender rastlanan Pneumocystis carinii pnömonisi (PCP) ve Kaposi sarkomu (KS) olgularının saptanması ile AIDS, "Edinsel İmmün Yetmezlik Sendromu" tanımlanmıştır. PCP ve KS olguları o tarihe kadar tek tek olarak görülmekte ve herhangi bir sorun olmamakta idi. Aynı tarihlerde Amerika Birleşik Devletleri'nde sağlık merkezi klinisyenleri ve epidemiyologlar özellikle genç homoseksüel erkeklerde, birlikte görülen hastalık tablolarını fark etmişler ve bu olguları Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezine (Center for Disease Control and Prevention-CDC) bildirmişlerdir. 1981 yılının Haziran ayında sürveyans çalışmaları başlamış ve Şubat 1983 tarihine dek 1000 HIV/AIDS olgusu bildirilmiştir.
1980'li yılların başlarında olgu sayısının az olması ve homoseksüel erkek grubunda görülmesi nedeni ile hastalık fazla ilgi çekmemişti. Ne zaman ki biseksüel erkekler aracılığı ile kadınlara ve enfekte hamile kadınlardan da bebeklere enfeksiyon geçmeye başladı, olgu sayıları giderek arttı ve HIV/AIDS tüm dünyanın odak noktası durumuna gelmeye başladı.
Yayılma yollarının özelliği, hastalığın belirtisiz geçen uzun bir döneminin olması ve tanı koymanın kan testleri dışında olanaklı olmaması HIV enfekte olgu sayılarının giderek artmasına neden olmaktadır. Tıp dünyası, gönüllü kuruluşlar hastalığın öneminin anlatılabilmesi, toplumun bilgilendirilmesi ve korunma yollarının öğretilmesi için çalışmalar düzenlemeye başlamışlar ve 1 Aralık gününü de "Dünya AIDS Günü" olarak ilan etmişlerdir. Dünya Sağlık Örgütü her yıl 1 Aralık için bir slogan belirlemekte ve tüm ülkeler bu çerçevede toplumu bilgilendirmeye yönelik çalışmalar yapmaktadırlar. 1999 yılının sloganı "Dinle, Öğren, Yaşa!" olarak belirlenmiş olup bu slogandaki amaç, hastalıkla ilgili farkındalılığı artırmak ve AIDS programlarını güçlendirmek olarak düşünülmüştür.
Kan ve kan ürünlerinin rutin HIV yönünden taranması, antiretroviral ilaçların kullanıma girmesi, fırsatçı enfeksiyonların profilaksisinin (önlenmesinin) ve tedavisinin yapılabilmesi, yaygın ve etkili eğitim programlarının uygulanmaya başlanması ile HIV/AIDS epidemisinde (yaygınlığında) son yıllarda önemli değişiklikler gözlenmeye başlamıştır.
Dünyada HIV/AIDS Birleşmiş Milletler HIV/AIDS Ortak Programı (UNAIDS) verilerine göre dünyada 1994 yılında 17 milyon HIV/AIDS'li kişi yaşarken Aralık 1999 da bu rakamın 33.6 milyona ulaştığı bildirilmektedir (Şekil 1).
Epideminin (Salgının) başından beri 16.3 milyon kişi yaşamını HIV/AIDS nedeni ile yitirmiş olup, bu olguların 12.7 milyonu 15-49 yaş arası erişkin ve 3.6 milyonu 15 yaş altı çocuklardan oluşmaktadır. 1999 yılı içinde 5.6 milyon yeni olgu bildirilmiş olup, bu sayılara günde 16.000, dakikada 11 yeni olgu eklenmektedir. Veriler, son iki yıldır toplam HIV/AIDS olgularında bir önceki yıla göre %10 oranında bir artış olduğunu ve yeni enfekte olguların %10'unun 15 yaş altı ve %50'sinin ise 15-24 yaş arası gençler olduğunu bildirmektedir. Bu veriler göstermektedir ki; epidemideki en önemli değişikliklerden birincisi hastalığın ilk görülme yaşının 20’den 15’e inmesidir. İkinci önemli değişiklik ise epideminin başlarında %20 olan enfekte kadın oranının %40-50'lere yükselmiş olmasıdır. Epidemiyologlar kadın erkek oranındaki bu eşitlenme trendinin geriye dönemeyeceğini tahmin etmektedirler.
Dünyada HIV/AIDS olgularının %94'ü gelişmekte olan ülkelerde, %86'sı da Sahra-Altı Afrika, Güney ve Güneydoğu Asya'da görülmektedir. İlk olguların görüldüğü yerler olan Kuzey Amerika ve Avrupa ülkelerinde 1994 yılından beri her yıl tanı konan yeni olgu sayıları bir önceki yıldan fazla değil iken, Afrika, Hindistan, Tayland gibi Asya ülkelerinde olgu sayıları katlanarak artmaktadır. Bu farkın asıl nedeninin eğitimden kaynaklandığı düşünülmektedir, çünkü gelişmiş ülkeler etkin eğitim programları ile HIV/AIDS' i ve korunma yollarını öğretebilmeyi başarmış gözükmektedir. Eğitimde programların yanı sıra bir diğer önemli etkende ekonomik güç olarak kabul edilmektedir. Gelişmekte olan ülkeler kısıtlı bütçeleri ile giderek artan sayıdaki hastalarını tedavi için gerekli masrafı yapmakta zorlanırken, beraberinde eğitim programlarını yürütememektedirler.
Bazı gelişmekte olan ülkelerde ve sanayileşmiş ülkelerde HIV enfeksiyonunun yayılımını engellemeye yönelik çeşitli programlar düzenlenmektedir. Damar içi madde kullanımının önlenmesine yönelik çalışmalar, ithal kan kullanımını sınırlayan politikalar, temiz enjektör değiştirme programları yapılmış olsa da bunların hiçbiri tek başına HIV bulaşını önlemede yeterli programlar olarak gözükmemektedir.
Türkiye’de HIV/AIDS Türkiye'de cinsel yolla bulaşan hastalıklarla ilgili yeterli önlemlerin alınamaması ve eğitim programlarının yeterli etkinlikte olamaması nedenleri ile HIV/AIDS büyük bir sorun olmaya başlamaktadır. Ancak ülkemizde sağlık kayıt sistemlerinin özellikle cinsel yolla bulaşan hastalıklar konusunda yeterli çalışmaması ve hastalığın uzun süren belirtisiz döneminin olması nedeni ile gerçek rakamların bunun çok üstünde olduğu düşünülmektedir. Türkiye'de ilk olguya 1985 yılında tanı konmuş ve o tarihten başlayarak 1992 yılına kadar olgu sayılarında bir önceki yıla göre fazla artış saptanmaz iken, 1992 yılından beri olgu sayıları katlanarak artmaktadır.
Türkiye'de HIV/AIDS olgu sayılarının artma nedenleri şöyle sıralanabilir
Ülke nüfusunun genç olması, Cinsel yolla bulaşan hastalıklar konusunda bilgilerin kısıtlı olması, Turizm sektörünün ülkemizde giderek gelişmesi: Ülkemize her geçen gün daha fazla sayıda turist gelmektedir. Özellikle HIV/AIDS olgularının sık olduğu ülkelerden gelen turistler arasında bu hastalığa yakalanmış kişilerin bulunma olasılığı fazladır. Yurtdışında çalışan Türk vatandaşlarının çok sayıda olması ve giderek artması: Özellikle yurt dışında uzun süreli kalan vatandaşlarımızın bulundukları ülkedeki hasta sayısının sıklığına bağlı olarak bu hastalığa yakalanma riski artmaktadır. Damar içi madde kullanımının giderek artması: HIV/AIDS bulaş yolları arasında damar içi madde kullananlar ikinci sırayı oluşturmaktadır. Damar içi madde kullananların sayılarının giderek artması HIV enfekte olgu sayılarının da artmasına neden olmaktadır.
Ülkemizde cinsiyete göre dağılımda %73.5 erkek, %26.5 kadın olarak saptanmaktadır.
Olguların %20'sinin sürekli yaşadığı yerin yurtdışı olduğu, toplam 57 ilden bildirim yapıldığı ve en fazla bildirimin Ankara, İstanbul ve İzmir'den olduğu bildirilmektedir.
HIV/AIDS'in Bulaş Yolları ve Korunma
/ Risk gruplarına göre HIV/AIDS olguları incelendiğinde:
%46.3 heteroseksüel, %9.48 damar içi madde kullananlar, %9 homoseksüel, %5.5 kan transfüzyonu (%1.5 hemofili hastaları, %4 diğer) yolu ile, %0.85 anneden bebeğe geçiş, %28.1 ise bilinmeyenlerden oluştuğu görülmektedir.
%28.1 gibi büyük bir oran göstermektedir ki eksik bildirim söz konusudur ve bu da ülkemizdeki epideminin boyutunu öğrenmedeki güçlüğü gözler önüne sermektedir.
Cinsel yolla bulaşma HIV enfeksiyonunun en önemli bulaş yolu cinsel temastır. HIV/AIDS her türlü cinsel temasla (homoseksüel, heteroseksüel, vajinal, oral, anal) bulaşmaktadır. Semen (meni) ya da kanla temasa neden olabilecek her türlü cinsel etkinlikte bulaş riski bulunmaktadır. Bu tür bulaşa bağışık hiç kimse bulunmamaktadır. Bulaş için HIV (+) kişi ile yapılan tek bir cinsel temas bile yeterli olmakta ancak cinsel temas sayısı arttıkça bulaş riski artmaktadır.
Cinsel aktiviteden bütünüyle kaçınarak ya da enfekte olmayan eşle monogamik bir ilişki sürdürerek HIV enfeksiyonunun bulaşı önlenebilmektedir. Cinsel temas sırasında prezervatif (kondom, kılıf) kullanılmasının koruyuculuğu, kondomun lateks olması, doğru ve sürekli kullanılması, yırtık ya da delik olmaması kaydıyla kanıtlanmıştır. Kadınlar için hazırlanmış olan intravajinal kondomlar da doğru ve sürekli kullanımla etkili olmaktadırlar.
Kan ve kan ürünleri ile bulaşma Kanda virüsün yoğun miktarda bulunması nedeni ile virüsü taşıyan kişilerden alınmış kan ve kan ürünleri ile hastalık bulaşabilmektedir. 1985 yılında antikor testlerinin bulunması ile dünyanın her yerinde kan ve kan ürünlerinin hastaya verilmeden önce HIV yönünden test edilmesi zorunlu kılınmıştır. Türkiye'de 1987 yılından beri tüm kan ve kan ürünlerine ELISA yöntemi ile antikor saptandıktan sonra hastaya verilmektedir, bu nedenle kan ve kan ürünleri ile olan bulaş azalmış gözükmektedir. Ancak hastalığın pencere döneminin olması, acil durumlarda test yapılmadan kan ve kan ürünlerinin kullanılabilmesi nedenleri ile oranı çok azda olsa bu yolla geçiş bildirilmektedir. Damar içi madde kullanımı alışkanlığının önlenmesi, tedavi edilmesi, kullanılıyorsa ortak enjektör kullanımı risklerinin anlatılması bu grup hastalarda HIV bulaş riskini azaltmaktadır. Bazı Avrupa ülkelerinde ve Amerika Birleşik Devletleri'nde devlet tarafından temiz enjektör dağıtım programları uygulanmakta ve çalışmalar önemli ölçüde başarı sağlandığını bildirmektedir. Gelişmiş ülkelerde enjektör paylaşımının azaldığı, steril iğne satın alınışında ve iğne temizleme işlemlerinde artma gözlendiği saptanmaktadır.
Anneden bebeğe bulaşma HIV gebelik süresince, doğum sırasında ve postpartum (doğum sonrası) dönemde emzirmekle bebeğe geçebilmektedir. Bu oran %20-30'dur. Ancak HIV (+) anneye gebeliğinin son üç ayında, doğumdan sonra da bebeğe antiretroviral tedavi başlanır ve elektif sezaryen uygulanırsa bu oran %8-10'lara düşebilmektedir. Perinatal(Doğum sırasında) geçişte korunmada önemli olan öncelikle HIV prevalansı(görülme sıklığı) yüksek olan bölgelerde doğurganlık yaşındaki ve HIV enfeksiyon riski olan kadınlara hastalığı öğretebilmektedir. Eğer kadın HIV (+) ise doğum kontrol yöntemleri öğretilmeye çalışılmaktadır. Buna karşın gebe kalan HIV (+) kadınlara erken dönemde kürtaj yapılması pek çok ülke tarafından kabul edilmektedir. Eğer anne adayı bebeği doğurmak istiyorsa gebeliğin son üç ayında anneye, doğumdan sonra da bebeğe antiretroviral tedavi başlanmakta ve hasta yakın izleme alınmaktadır.
Sağlık personeline bulaşma Sağlık personeline kan ile kontamine olmuş (bulaşmış) vücut sıvılarıyla temas sonucunda HIV'nin geçişi olanaklı olabilmektedir. Kontamine iğne batmasını izleyen serokonversiyon riski %0.3 iken, mukoza ya da derinin kanla kontamine vücut sıvılarıyla teması sonucunda serokonversiyon riski çok daha düşüktür. Sağlık personeli öykü ve fizik inceleme ile enfekte hastaları ayırt etme olanağına sahip olamadıklarından korunmak için tüm hastaların kan ve diğer vücut sıvılarını potansiyel enfekte kabul ederek evrensel önlemlere uyarak çalışmalıdırlar.
Ülkemizde henüz sayıları bini bulan HIV enfekte olgular için hasta sayıları milyonları bulan ülkelerden örnek alarak, sayıların daha da artmasını engellemek için çalışmalarımızı artırmalıyız. HIV infeksiyonunun bulaş yollarını bilmek, korunmayı öğrenmek, öğretmek ve davranış değişikliğinde bulunulmasını sağlamak, HIV/AIDS'li hastaları toplumdan dışlamadan hep birlikte elele vererek yaşamakla bu hastalığa karşı savaşım verebiliriz.