11 Aralık 2008 Perşembe

Kivinin sağlık üzerine etkileri nelerdir

Kivinin sağlık üzerine etkileri nelerdir
Öncelikle bir C vitamini deposu olan kivinin düzenli tüketilmesi halinde özellikle kış aylarında görülen solunumla ilgili şikayetlerin azaldığı yönünde bilimsel veriler bulunmaktadır. Örneğin Italya’da 2004 yılında 18.000 çocuk üzerinde yapılan bir araştırmada, C vitamini içeriği yüksek meyve tüketen bireylerin % 44’ünde solunumla ilgili sorunla karşılaşma riskinin azaldığı belirlenmiştir. Zaten eskiden beri astım hastalarında, nefes açıcı ve öksürük kesici olarak kullanıldığı bilinmektedir. Yapılan başka bir araştırmada olgunlaşmış kivi meyvesinde proteinlerin yapı taşı olan amino asitlerden 15 tanesi belirlenmiş olup (toplam olarak 3359 µg / 100 g taze meyve), özellikle arginin, glutamin, asparagin amino asitleri daha yoğun olarak saptanmıştır. Arginin aminoasitinin kanı sulandırdığı, erkeklerde iktidarsızlığa iyi geldiği, glutaminin beyin ve merkezi sinir sisteminde yoğun olarak bulunduğu belirtilmektedir.

Son yıllarda kivi tohumlarından elde edilen ekstraktlar sağlıklı beslenme amacıyla da kullanılmaktadır. Kivi kanseri başlatan genlerde mutasyonu önlemede etkili olan anti mutagenik bileşikler (beta karoten, glutathion, lutein ) içermektedir. Özellikle lutein amino asitinin prostat, akciğer ve kolon kanserine iyi geldiği bildirilmektedir. İskoçya’ da Rowett Araştırma Enstitüsü’nde gönüllü bireylerle yapılan bir çalışmada, 3 haftalık periyotta kivi tüketimi sonucunda yapılan tahlillerde, kan plazmasında C vitamini içeriğinin arttığı, lenfositlerde DNA zararının belirgin bir şekilde azaldığı saptanmıştır. Sonuçta, kivinin anti kanserojen özelliği ile, vücudu koruma bakımından önemli olduğu bildirilmiştir.
Kivinin, yan etki göstermeksizin kanı sulandırarak, kalp krizini de önlediği yapılan bilimsel araştırmalarla saptanmıştır.

Tüm bunların yanında kolesterol düşürücü, kabızlık giderici, depresyon önleme ve stres azaltıcı, vücut şekerini düzenleyici, trigliserit düşürücü, görme gücünü iyileştirici, bağışıklık sistemini kuvvetlendirici, çocuklarda kemik ve beyin gelişimini arttırıcı, kilo koruma ve form tutmayı sağlama gibi daha birçok özellikleri nedeniyle kivi son derece sağlıklı bir meyvedir.

Ülkemizde son yıllarda yoğun olarak üretilen ve besin içeriği bakımından oldukça zengin kivi meyvesi tüm insanların rahatlıkla tüketebileceği sağlıklı bir meyvedir. Sağlıklı, zinde, formda ve hastalıklardan uzak bir yaşam için her gün bir tane kivi meyvesi yenmesinin hayatımıza katacağı faydalar unutulmamalıdır.

Et yerken sağlığınızdan olmayın!


Eti nasıl pişirmeli?
Her yıl Kurban Bayramı’nın gelmesi ile birlikte ülkemizde et tüketiminde artış meydana geliyor. Ancak besin değeri açısından vücudumuz için faydalı olan et, yanlış pişirme yöntemleri sonucunda son derece zararlı bir gıda maddesine dönüşebiliyor. Hatta bazı hazırlama yöntemleri insanlarda kanseronejik etkiler görülmesine neden olabiliyor. Kadıköy Şifa Tıp Merkezi - Ataşehir Beslenme ve Diyet Uzmanı Seda Bahtiyar Tatay, et tüketiminde dikkat edilmesi gerekenleri açıklıyor ve Kurban Bayramı’nı daha sağlıklı geçirmek için öneriler sunuyor.

Fazla pişmiş et ve tavuk gerçekten kanserojen mi?
Kadıköy Şifa Tıp Merkezi - Ataşehir Beslenme ve Diyet Uzmanı Seda Bahtiyar Tatay, fazla pişmiş hatta kararmış ızgara et, tavuk ve hindinin içerisindeki bir maddenin bu gıdaların DNA’sında mutasyona sebep olduğunu ve insanlarda kanserojenik etki gösterebileceğini söylüyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Seda Bahtiyar Tatay’ın açıklamasına göre yapılan çalışmalar etini veya tavuğunu çok pişmiş yiyen kişilerde, az pişmiş veya orta pişmiş yiyenlere göre çeşitli kanserlerin (prostat,pankreas, kolon,göğüs gibi) ortaya çıkma sıklığında artış görülüyor.

Izgarada yapılan ette, 175 dereceyi geçtikten sonra HCAs denilen kanserojen maddeler oluşmaya başladığını vurgulayan Tatay, bu oluşumun etin yapısını oluşturan amino asitlerin çok yüksek ısıya maruz kalmasıyla meydana geldiğini ekliyor.

Kilo verememenin 7 nedeni

Siz kalori hesabı yapıp, yediğiniz her lokmayı sayarken çok farklı nedenler kilo vermenizi engelliyor olabilir.

Yediğiniz her şeye dikkat etmenize, hatta çikolata, cips ve çerez gibi sevdiğiniz pek çok yiyeceği hayatınızdan çıkarmanıza rağmen kilo veremiyor musunuz? Yalnız değilsiniz.

A.B.D.'de, Amerikan Diyet Birliği tarafından, Gallup Araştırma Şirketi'ne yaptırılan bir araştırmanın sonucu oldukça ilginç. Kadınların yüzde 99'u sağlıklı bir şekilde beslendiklerine inanıyorlar. Oysa verdikleri yanıtlar; kendileri için gereken sağlıklı beslenme standartlarını, sadece yüzde 1 oranında sağlayabildiklerini ortaya çıkarıyor. Buradaki en büyük sorun, bolca lifli gıda ve doymamış yağ yerine, ağırlıklı olarak, az ama doymuş yağ, şekerin ve rafine besinlerin tüketilmesi

Bakireyken gebe kalınabilir



Kızlık zarı civarına bulaşan spermler vajinal sıvıya karışarak, daha hızlı bir şekilde rahim içine kadar ilerleyebilir. Burada hazırda bekleyen yumurta varsa, döllenme ve gebelik oluşabilir.

Jinekolog Dr. Türker Kavas en çok merak edilen soruları cevaplandırdı.

Hangi durumlarda hamile kalınır?

- Yumurtlama zamanında, yani ortalama adetin başlangıcından sayarak 10-15. günlerinde bulunuyorsanız ve bu sırada ilişki kurulmuşsa...
- Vajen içerisine veya girişine sperm gelmişse hamile kalabilirsiniz.
- Adet döneminde hamilelik ihtimali çok çok zayıf bir olasılıktır.

Cinsel yolla bulaşan hastalıklar nelerdir?

- Herpes
- Sifiliz (frengi)
- HPV (Human papilloma virus)
- Gonore (bel soğukluğu)
- Hepatit B
- HIV (AIDS)
- Candida (mantar)

Eklem ağrılarına etkili çözüm


Kireçlenme yaygın

En sık görülen eklem hastalığı olan kireçlenme yaşla birlikte eklemin yapısının bozulmasına bağlı olarak ortaya çıkıyor. Fakat modern çağın yaşam koşulları insanların ilerleyen yaşlarda eklem hastalıkları ve kireçlenme sorunlarıyla karşılaşmasında da önemli bir rol üstleniyor.

Doğan gelen şifa

İnsanlık var oluşunda şifayı doğada aramış kendine birçok alternatif şifa kaynağı bulmuştur. Pek çok doğal kaynak gibi sudaki şifayı da günümüze ulaştırmıştır. Ülkemizin jeotermal enerji potansiyeli bakımından zenginliği bize tarih boyunca jeotermal sağlık imkanı sunmuştur.

Termaller, kaplıcalar, hamamlar bizlere sudaki şifayı getirmiştir. Bugün pek çok bölgede bulunan kaplıca ve termal sular içerdikleri farklı mineraller ve farklı ısı dereceleriyle cilt hastalıklarından metabolizma bozukluklarına, eklem hastalıklarından mide rahatsızlıklarına kadar binlerce hastalığın tedavisinde yardımcı tedavi yöntemi olarak yararlanma imkanı sunuyor.

Midenizde şişkinlik mi var?

Midenizdeki doluluk hissini azaltmanın kolay yolları:

Karnınızda şişkinlik hissettiğinizde kemerinizi gevşetmeniz gerekebilir ve daha rahat bir pantolon giyme ihtiyacını hissedebilirsiniz. Bunun nedeni çok fazla yemek yemeniz olmayabilir.

Midenizdeki sebebi gastrointestinal (mide ve bağırsak) sisteminizdeki bir eksiklikten kaynaklanır.

Kendinizi neredeyse patlayacakmış gibi hissettiğinizde rahatlamak için birçok şey yapabilirsiniz. Gaz ve şişkinliğe neden olan etkenlerin ne olduğunu öğrenerek daha kolay önlem alabilirsiniz.

Eğer midenizdeki şişkinliğin sebebinin gaz olduğunu düşünüyorsanız, bu güzel bir tahmin diyebiliriz. Fazla gazınız olması, karnınızı sizi rahatsız edecek derecede dolu hissetmenize neden olabilir.

16 Nisan 2008 Çarşamba

Kanser çeşitleri kanser tedavisi akciğer kanseri mesane kanseri

Kanser çeşitleri kanser tedavisi akciğer kanseri mesane kanseri

• barsak kanseri bitkisel tedavisi
• Karaciğer Kanseri Teşhis ve Tedavisi
• Vitiligo Nedir
• Böbrek taşı nedir
• Barsak Kanseri ve Tedavisi
• Kanser nedir?
• Sedef Hastalığı Tanı ve Tedavisi
• Pankreas Başı Kanseri Bitkisel Tedavisi
• Mide Kanseri Tedavisi
• Barsak Kanseri
• Karaciğer Kanseri Bitkisel Tedavisi
• Şeker hastalığı bitkisel tedavisi
• Siroz tedavisi
• Karaciğer Kanseri Nedir?
• Testis kanseri belirtileri
• Sedef Hastalığı Bitkisel Tedavisi
• Hepatit-C Tedavisi
• Vitiligo bitkisel tedavisi
• Kanserde erken tanı
• Pankreas Başı Kanseri Tedavisi

Kanser Tedavisi Bitkisel Tedavi

• Cilt kanseri belirtileri
• Pankreas Başı Kanseri
• Mesane kanseri belirtileri
• Belli başlı kanser ağrı tipleri
• barsak kanseri bitkisel tedavisi
• Meme kanseri belirtileri
• Barsak Kanseri ve Tedavisi
• Testis kanseri belirtileri
• Karaciğer Kanseri Bitkisel Tedavisi
• Mide Kanseri Tedavisi
• Küçük hücreli akciğer kanseri
• Rahim kanseri belirtileri
• Barsak Kanseri
• Mide Kanseri Nedir?
• Pankreas Başı Kanseri Bitkisel Tedavisi
• Kanser bilgileri
• Kanserde erken tanı
• Kanser nedir?
• Akciğer kanseri belirtileri
• Bağırsak Kanseri Belirtileri

Beden Algısı ve Ruh Sağlığı

Hazırlayan: Psikolog Yüksel Demirer
Beden algısı, çocuğun kendisini kendi olmayanlardan ayırt etmeye başladığı birinci yaştan itibaren ortaya çıkar ve yaşam boyu sürekli gelişerek değişir.
Yalnızca günümüzde değil geçmişte de hemen tüm toplumların dış görünüşe, çekicilik, güzel ve yakışıklı olmaya verdikleri önem ister istemez hemen herkeste hoş ve beğenilir olma arzusunu yaratmış bu nedenle de insanlar sağlıklarının tehdit edilmediği durumlarda dahi daha güzel görünmek uğruna estetik ameliyatlara yönelmişlerdir.
Fiziki görünüşe verilen önem çoğunlukla kitle iletişim araçlarıyla tüm toplumlara, dolayısıyla da tek tek bireylere ulaştırılırken insanlar da bu tür görüş ve değerlendirmelere koşullanmışlardır.
Görünüşe verilen anlam ve görünüşle ilgili değerlendirmeler, içinde bulunulan zamana ve toplumun kültürüne göre değişebilmektedir. Eski çağlarda tanrıçalar aşırı kilolu ve bu halleriyle beğeni toplarken günümüzde kadınlar ince ve narin bir beden yapısına özendirilmekte ve bu uğurda da kadınların pek çok sıkıntıya katlanabildikleri gözlemlenmektedir.
Bir dönem ince dudak yapısı revaçta iken bir başka dönem dolgun dudak, bir dönem kemikli sivri burun yapısı çekici bulunurken, bir başka dönem muntazam, ucu kalkık minik bir burun tercih edilmektedir. Bu tercihler daha çok içinde bulunulan dönemim gözde artistlerinin, mankenlerinin, sanatçılarının ya da ün sahibi olmuş kişilerin fiziki özelliklerinin medya tarafından beğenilir bulunulup ön plana çıkartılmasıyla belirlenir olmuştur. Bu durum, o günler için farklı bir fizik yapı içerisinde olan kişilerin kendilerini beğenmemelerine ve her fırsatta öne çıkarılan bu fiziksel özelliklere sahip olabilmek için olanaklarının tümünü kullanmaya çalışmalarına yol açmıştır. Fiziki durumlarında herhangi bir değişime gidemeyenler ise özgüvenlerini yitirmiş, kendilik algılarında değişme ve benlik saygılarında düşüş yaşamışlardır. Çeşitli psikolojik sorunlar içinde benlik algısı bozulan gençler giderek kendilerini beğenmez ve sevmez olmuşlardır.
Kendilerine sunulan ideal ölçülere göre bedenleriyle ilgili duygu ve tutum geliştiren insanlarda İdeal ölçülerden sapma, bireyin kendilik değerlendirmesinde değişmeye yol açmaktadır. Çünkü bireyin kendi bedenini ve beden parçalarını algılayarak onlara belli anlamlar vermesi kendine güven, kendine saygı, kendilik algısı, kimlik ve kişilik kavramları ile yakından ilişkilidir. Kendini fiziksel açıdan olumlu değerlendirenler kişiler arası ilişkilerde daha güvenli ve işlerinde daha başarılı olurken, kendini beğenmeyen, kendinde bir çok kusurlu yanın bulunduğunu düşünen insanlar ise yaşamlarının çeşitli dönemlerinde ya da sürekli olarak huzursuz, güvensiz ve değersizlik duyguları içindedirler. Diğer yandan fiziksel açıdan kendini beğenmediği ve ekonomik yetersizlik nedeniyle de istediği gibi giyinip davranamadığı halde bu durumu fazla önemsemeyen, sahip olduğu diğer ruhsal özellikleri ile birlikte kendisini sevmesini bilen ve ilişkilerinde rahat, güvenli ve olumlu davranan kişiler de vardır. Elbette burada insanın fiziksel özellikleri algılaması ve değerlendiriş biçimi önemlidir. Aslında birey fiziksel özelliklerin önemli olduğu görüşü ile çok erken yaşlarda karşılaşmaktadır. Çocuk öykü kitaplarındaki kahramanlar genellikle yakışıklı, güzel ve güçlü kişilerdir. İzlediğimiz filmlerdeki insanlar hep güzel bir fiziğe sahiptir. Bir insandan söz ederken öncelikle fiziki özelliklerinden hareket edilir ve bunun için de önce güzel yanlar vurgulanır ya da çirkin olduğu düşünülen organlar ön plana çıkartılarak kişi tanıtılmaya çalışılır. Örneğin; “hani saçları kısa, uzun boylu, kalın dudaklı bir kız vardı ya işte ondan söz ediyorum” ya da “ iri burunlu, göbekli, çirkin adam” gibi tanımlamalarla insanlar birbirine hatırlatılmaya çalışılır.
Bireyin beden algısının gelişiminde bedenle ilgili eski ve yeni tüm duygu, tutum ve algıları kadar başkalarının ya da başkasının bakış açısı da önem taşır. Bu algı, zaman içerisinde değişikliğe uğrayabilir, sosyokültürel değerler beden algısına yansıtılabilir ve beden algısı kişinin gerçek yapısıyla uyumlu olabileceği gibi uyumsuz da olabilir. Örneğin zayıf olduğu halde kendisini kilolu olarak gören ya da vücudunda herhangi bir ciddi kusur olmadığı halde yine de kendini kusurlu bulup beğenmeyen kişiler vardır. Hemen herkesin beden parçalarına ve onların işlevlerine verdiği anlam ve değer farklıdır. Bu nedenle de bireyin kendi beden imgesi kavramıyla başkalarının onun bedeniyle ilgili değerlendirmeleri farklı olabilir.
Bedenin gelişmesi, büyümesi ve değişmesi diğer insanlar ve çevreyle olan ilişkiler sonucu belirleneceğinden yakınların çocuğun bedenine ve fiziksel özelliklerine karşı tutumu çok önemlidir. Ergenlik dönemi bu değişme ve düzenlemelerin yoğun olarak yaşandığı bir dönemdir. Ergen bu dönemde kendisini başkalarıyla karşılaştırır ve başkalarının görüşlerine değer verir. Ancak bedensel değişimlerle nasıl baş edeceği konusunda da ciddi güçlükler yaşar. İşte bu dönemde yakınların ilgi ve desteğinin yanı sıra gencin bedeninde ortaya çıkan değişiklikler konusunda bilgilendirilmesi de şarttır. Karın ve baldırlardaki yağlanma vücudun görüntüsünü değiştirirken yüzde ve özellikle burunda ortaya çıkan şişkinlik, irileşme, sivilceler ve ses çatlaklığı gencin ruhsal durumunu bozar. Özellikle göğüsleri yeni belirmeye başlayan kızların bu durumdan utanarak göğüslerini saklamak için kambur bir duruş içerisinde olduklarına sık rastlanır. Böyle bir duruş ise gelecekte gerçek bir kamburluğu ortaya çıkartacaktır.
Doğal gelişimin sonucu olan bu değişimler genç tarafından önceden bilinmez ise sağlıksız tepkiler ortaya çıkabilir. Kendisini beğenmeyen, vücudundan hoşlanmayan, yüzündeki değişikliği hatta bazen asimetrik oluşu panikle karşılayan genç yakınları tarafından alaya alınır ve kışkırtılırsa o zaman huzursuzluğu ve gerginliği giderek artar. Bu durumda genç ya kişiler arası ilişkilerden kaçarak herhangi bir guruba katılmak istemez ya da katıldığında kendini mutlu ve rahat hissedemez.
Fiziki görünüm belki ilk anda insanı cezbedebilir ve insanda ilk anda hoş duygular yaratabilir. Ancak daha sonra karşılıklı bir ilişki başladığında ve insan ortaya bir davranış koyduğunda ilk anda duyulanlar değişikliğe uğrayabilir ve başlangıçta beğenilen bir insan daha sonra beğenilmeyebilir. Aynı şekilde aksine başlangıçta fizik olarak beğenilmeyen bir insan, daha sonra davranışlarıyla güzel duygular yarattığında fizik olarak da güzel bulunabilir. Önemli olan, kusurlu-kusursuz tüm yönlerimizle bedenimizi sevmemiz ve kabul etmemizdir. Fiziksel olarak beğenmediğimiz yanlarımızı gözümüzde büyütmek yerine ortaya koyduğumuz davranış, duygu ve düşüncelerimizle sağlıklı bir kişilik olarak kendimizi göstermemiz, ilişkilerimizde daha uyumlu ve daha huzurlu olmamızı sağlayacaktır.
Unutulmamalıdır ki insanın sevimli olması ve başkalarınca da sevimli bulunup beğenilmesi, ortaya konulan tavır, iletişim ve kişilikle ilgilidir. Ayrıca, başkaları tarafından mutlaka beğenilmek ve sevilmek gibi bir amacımız da olmamalıdır. Çünkü bu düşünce, gerçekleşmesi mümkün olmayan mantıkdışı bir düşüncedir

Sınav Kaygısı ve Başa Çıkma Yöntemleri

Hazırlayan :Uzm. Psk. Aylin İlden Koçkar Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi Bölümü
Sınav Kaygısı Nedir? Beklenen sınavlardan kaynaklanan stresin doğurduğu karmaşık fizyolojik ve duygusal tepkilerdir.
Sınav Kaygısının Nedenleri Nelerdir?
Kötü çalışma alışkanlıkları,
Yüksek beklenti düzeyi,
Mükemmeliyetçi yaklaşım,
Görev ve sorumlulukları erteleme,
Başarısız olma ve değerlendirilme korkusu vs. Sınav Kaygısının Fiziksel Belirtileri
Kalp çarpıntısı,
Hızlı nefes alıp-verme,
Nefes darlığı,
Terleme ve/veya titreme,
Mide şikayetleri,
Karın ağrısı,
Bağırsak hareketlerinde değişme (ishal-kabızlık),
Organize olamama,
Başağrısı,
Baş dönmesi,
Huzursuz uyku, kabus görme, aşırı uyku veya uykusuzluk,
Konsantrasyon bozuklukları,
Yorgunluk belirtileri,
Yeme alışkanlıklarında değişme. Sınav Kaygısının Duygusal Belirtileri
Gerçeklik hissinin kaybolması,
Kontrolün kaybedileceği hissi,
Endişe,
Huzursuzluk,
Güvensizlik,
Çaresizlik,
Öfke-Kızgınlık,
Korku,
Ümitsizlik,
Hayalkırıklığı,
Mutsuzluk,
Tedirginlik. Sınav Kaygısı ile Başa Çıkma Yöntemleri
Çalışmaları ertelememek
Çalışmaktan kaçınmamak
Gerçekçi beklentilerin olması
Başarısız olunacağı inancının değerlendirilerek gerçekçi inançlarla yer değiştirilmesi Sınavlardan Önce Yapılabilecekler
Beslenme ve uykunuza dikkat edin,
Sınav çalışmalarınızı son geceye bırakmayın,
Kapsamlı sınavlardan en az üç gün önce yeni bilgiler edinmeye çalışmayın, sadece tekrar yapın,
Beklentilerinizi değerlendirin ve gerçekçi olmalarına dikkat edin. Buradaki tüm öneriler kendi-kendinize uygulayabilmeniz için geliştirilmiştir. Sınav kaygısının hayatınızı uyguladığınız tüm yöntemlere rağmen hala olumsuz bir şekilde etkilediğini düşünüyorsanız bir uzmana başvurmalı ve uygun biçimde nasıl başa çıkabileceğinizi terapi yoluyla öğrenmelisiniz. Unutmayın her birey kendine özgüdür ve her bireyin başa çıkma yöntemleri de bireye özgü olmalıdır, bu anlamda uzmanınızla birlikte çalışmalı ve size uygun olan başa çıkma yöntemlerini bulmalısınız.

Yaz ve Kalp Hastalıkları

Hazırlayan: Prof. Dr. Övsev Dörtlemez - Prof. Dr. Halis Dörtlemez İç Hastalıkları - Kardiyoloji Uzmanı


Kalp Hastalarının Hastalıkları gereği yaşam boyu dikkat etmeleri gereken bazı kurallar vardır.
Bunlar çoğu kez hastalar tarafından yeni bir yaşam şekli olarak algılanır. Mümkün olduğunca da uymaya özen gösterilir
Her mevsimin kendine özgü güzelliği ve özelliği vardır. Kışın karı ve soğuğu ile yazın sıcağı ve denizi bunların başında gelir.
Kalp Hastası olan kişi yazın ve denizini çok seviyor da olsa, kendini mümkün olduğunca sıcaktan ve yaz-deniz keyfi adına yorgunluktan korumalıdır. Bu nedenle sıcağın ve koruyucu hareketlerin sakıncalarına kısaca değinmek uygun olur.
Sıcaklık ve Deri İnsanlar içinde bulundukları ortama uyum sağlamada kendilerine yardımcı olan donanımlara sahiptirler.
Çevrenin ve kendi vücut ısınlarının durumuna uyum sağlamada deri çok önemli bir rol oynar Deri, damarlarının durumunu ihtiyaca göre ayarlayarak damarların genişlemesi veya damarların daralmasını sağlayarak çevrenin sıcağına uyum sağlar. Kişinin sıcağa uyum göstermesinde terleme ve titremeninde önemli bir ayarlayıcı rolü vardır.
Deri, normal koşullarda normal ısıdaki ve istirahatteki erişkin bir insanda kalp debisinin % de 5-10'u kadar bir kan taşır. Isının artmasıyla deri kanlanması artar. Aşırı ısı artması hallerinde kap debisinin % 50-60'ı deriye gider. Bu gibi hallerde derinin Sempatik Vazokonstriktör sinirleri arayıcılığı ile çeşitli refleks yollar sayesinde dolaşım düzenlenmesi yapılarak kontrol altına alınır.
Yazın aşırı sıcaklarda, sıcağa uzun süre maruz kalmakla en sık görülen aşırı halsizlik, yorgunluk hatta bitkinlik düzeyindeki tablolardır. Sıcak Çarpması (Güneş Çarpması) bu durumlardan biridir.
Ortamın ısısının artmasıyla kişinin deri ve çeşitli organlarında oluşan temel değişiklikleri şöyle özetleyebiliriz.
1- DOLAŞIMDA ,KANIN BÜYÜK KISMI DERİYE YÖNELDİĞİ İÇİN DERİNİN KAN AKIMI VE KAN MİKTARI ARTAR. 2- KALB DEBİSİ VE ATIM HACMİ AZALIR. 3- ARTERİYEL KAN BASINCI ( TANSİYON ) DÜŞER. 4- KARIN İÇ ORGANLARININ KANLANMASI AZALIR. 5- KASLARDA KAN AKIMI AZALIR.
Bu değişiklikler yorgunluk yaratabilecek düzeyde güç sarfiyatını gerektiren her türlü beden-sel faaliyette daha da artar. Böyle durumlarda kalbin işinin artması dakikadaki atım sayısı-kasılması da artar.
Yukarıdaki açıklamaya çalışmaya çalıştığımız özelliklerden ötürü hipertansiyonlu, kalp yetmezlikli, koroner arter hastalıklı ve tedavi altındaki hastların şunlara dikkat etmleri uygun olur.
FAZLA SICAĞA MARUZ KALMAYINIZ.
YÜRÜYÜŞ VE GEZİNTİLERİNİZİ SABAH ERKEN VEYA AKŞAM SERİN SAATLERDE YAPINIZ.
GÜNLÜK SU ALIMINIZ KISITLANMIŞ BİLE OLSA,YAZIN ÇOK SICAK ZAMANLARI_DA VE AŞIRI TERLEDİĞINİZ DÖNEMLERDE SU KAYBINIZ ARTACAĞI İÇİN YETERLİ SUYUNUZU (GÜNDE ORTALAMA 2-2,5 LİTRE)
TERLE BİRLİKTE VÜCUDUN ELEKTROLİT KAYBI, ÖZELLİKLE SODYUM (TUZ) KAYBI FAZLA OLACAĞI İÇİN-TUZ KISITLAMALI BİR REJİM İÇİNDEYSENİZ DOKTORUNUZUN FİKRİNİ ALARAK YEMEKLERİNİZE BİRAZ TUZ İLAVE EDEBİLİRSİNİZ.
DENİZ KIYISINDA TATİLDE İSENİZ, KUMDA YATIP, GÜNEŞ BANYOSU YAPMAYINIZ. DENİZE SABAH VEYA AKŞAM ÜZERİ GİRİNİZ. DENİZDE UZUN SÜRE YÜZMEYİNİZ.
EGER DENİZDE DALMA ALIŞKANLIĞINIZ VARSA DALMAYINIZ.
TOK KARNINA DENİZE GİRMEYİNİZ.
FAZLA YAGLI, KIZARTMALI, AĞIR GIDALAR YERİNE, BOL SEBZE, HAŞLAMA VEYA IZGARA, HAFİF GIDALAR TERCİH EDİNİZ. EĞER DİABETES MELLİTUSUNUZ (ŞEKER HASTALIĞI) YOKSA BOL MEYVA YİYİNİZ.
BACAKLARINIZDA KRONİK VENÖZ YETMEZLİK (VARİS) VARSA, DENİZDE BELİNİZE KADAR OLAN BİR SU SEVİYESİNDE YÜRÜYÜŞ YAPINIZ. ASLA KUM BANYUSU YAPMAYINIZ.
HİPERTANSİYONLU İSENİZ, TANSİYON İLACINIZ FAZLA GELEBİLİR, DOZUNU DOKTORUNUZA TEKRAR SORUNUZ.
AŞIRI SICAKLARDA RİTM BOZUKLUKLARI OLABILİR.
BU KURALLARA UYMADIĞINIZ TAKDİRDE HANGİ SEBEPLE MEYDANA GELMİŞ OLURSA OLSUN KALB YETERSİZLİGİNİZ KAYBOLMUŞKEN YENİDEN ORTAYA ÇIKABİLİR, HAFİFLEMİŞKEN AĞIRLAŞABİLİR.
SÜKÜN BULMUŞ, KAYBOLMUŞ KALB AĞRILARINIZ (ANGİNA PECTORİS) YENİDEN BAŞLAYABİLİR.
DENİZ VE SICAĞA KARŞILIK SERİN YAYLA TATİLİNİ TERCİH EDEBİLİRSİNİZ

HIV/AIDS ve Korunma

HIV/AIDS ve Korunma
Hazırlayanlar: Prof. Dr. Serhat Ünal,Hacettepe AIDS Tedavi Araştırma Merkezi (HATAM) Müdürü Dr. Aygen Tümer, Hacettepe AIDS Tedavi Araştırma Merkezi (HATAM) Koordinatörü

2000'li yıllara girerken dakikada 11 yeni olgunun aramıza katıldığı çağımızın salgını olarak kabul edilen hastalık, AIDS. İlk defa 1981 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Haiti'den gelen göçmenlerde ender rastlanan Pneumocystis carinii pnömonisi (PCP) ve Kaposi sarkomu (KS) olgularının saptanması ile AIDS, "Edinsel İmmün Yetmezlik Sendromu" tanımlanmıştır. PCP ve KS olguları o tarihe kadar tek tek olarak görülmekte ve herhangi bir sorun olmamakta idi. Aynı tarihlerde Amerika Birleşik Devletleri'nde sağlık merkezi klinisyenleri ve epidemiyologlar özellikle genç homoseksüel erkeklerde, birlikte görülen hastalık tablolarını fark etmişler ve bu olguları Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezine (Center for Disease Control and Prevention-CDC) bildirmişlerdir. 1981 yılının Haziran ayında sürveyans çalışmaları başlamış ve Şubat 1983 tarihine dek 1000 HIV/AIDS olgusu bildirilmiştir.
1980'li yılların başlarında olgu sayısının az olması ve homoseksüel erkek grubunda görülmesi nedeni ile hastalık fazla ilgi çekmemişti. Ne zaman ki biseksüel erkekler aracılığı ile kadınlara ve enfekte hamile kadınlardan da bebeklere enfeksiyon geçmeye başladı, olgu sayıları giderek arttı ve HIV/AIDS tüm dünyanın odak noktası durumuna gelmeye başladı.
Yayılma yollarının özelliği, hastalığın belirtisiz geçen uzun bir döneminin olması ve tanı koymanın kan testleri dışında olanaklı olmaması HIV enfekte olgu sayılarının giderek artmasına neden olmaktadır. Tıp dünyası, gönüllü kuruluşlar hastalığın öneminin anlatılabilmesi, toplumun bilgilendirilmesi ve korunma yollarının öğretilmesi için çalışmalar düzenlemeye başlamışlar ve 1 Aralık gününü de "Dünya AIDS Günü" olarak ilan etmişlerdir. Dünya Sağlık Örgütü her yıl 1 Aralık için bir slogan belirlemekte ve tüm ülkeler bu çerçevede toplumu bilgilendirmeye yönelik çalışmalar yapmaktadırlar. 1999 yılının sloganı "Dinle, Öğren, Yaşa!" olarak belirlenmiş olup bu slogandaki amaç, hastalıkla ilgili farkındalılığı artırmak ve AIDS programlarını güçlendirmek olarak düşünülmüştür.
Kan ve kan ürünlerinin rutin HIV yönünden taranması, antiretroviral ilaçların kullanıma girmesi, fırsatçı enfeksiyonların profilaksisinin (önlenmesinin) ve tedavisinin yapılabilmesi, yaygın ve etkili eğitim programlarının uygulanmaya başlanması ile HIV/AIDS epidemisinde (yaygınlığında) son yıllarda önemli değişiklikler gözlenmeye başlamıştır.
Dünyada HIV/AIDS Birleşmiş Milletler HIV/AIDS Ortak Programı (UNAIDS) verilerine göre dünyada 1994 yılında 17 milyon HIV/AIDS'li kişi yaşarken Aralık 1999 da bu rakamın 33.6 milyona ulaştığı bildirilmektedir (Şekil 1).
Epideminin (Salgının) başından beri 16.3 milyon kişi yaşamını HIV/AIDS nedeni ile yitirmiş olup, bu olguların 12.7 milyonu 15-49 yaş arası erişkin ve 3.6 milyonu 15 yaş altı çocuklardan oluşmaktadır. 1999 yılı içinde 5.6 milyon yeni olgu bildirilmiş olup, bu sayılara günde 16.000, dakikada 11 yeni olgu eklenmektedir. Veriler, son iki yıldır toplam HIV/AIDS olgularında bir önceki yıla göre %10 oranında bir artış olduğunu ve yeni enfekte olguların %10'unun 15 yaş altı ve %50'sinin ise 15-24 yaş arası gençler olduğunu bildirmektedir. Bu veriler göstermektedir ki; epidemideki en önemli değişikliklerden birincisi hastalığın ilk görülme yaşının 20’den 15’e inmesidir. İkinci önemli değişiklik ise epideminin başlarında %20 olan enfekte kadın oranının %40-50'lere yükselmiş olmasıdır. Epidemiyologlar kadın erkek oranındaki bu eşitlenme trendinin geriye dönemeyeceğini tahmin etmektedirler.
Dünyada HIV/AIDS olgularının %94'ü gelişmekte olan ülkelerde, %86'sı da Sahra-Altı Afrika, Güney ve Güneydoğu Asya'da görülmektedir. İlk olguların görüldüğü yerler olan Kuzey Amerika ve Avrupa ülkelerinde 1994 yılından beri her yıl tanı konan yeni olgu sayıları bir önceki yıldan fazla değil iken, Afrika, Hindistan, Tayland gibi Asya ülkelerinde olgu sayıları katlanarak artmaktadır. Bu farkın asıl nedeninin eğitimden kaynaklandığı düşünülmektedir, çünkü gelişmiş ülkeler etkin eğitim programları ile HIV/AIDS' i ve korunma yollarını öğretebilmeyi başarmış gözükmektedir. Eğitimde programların yanı sıra bir diğer önemli etkende ekonomik güç olarak kabul edilmektedir. Gelişmekte olan ülkeler kısıtlı bütçeleri ile giderek artan sayıdaki hastalarını tedavi için gerekli masrafı yapmakta zorlanırken, beraberinde eğitim programlarını yürütememektedirler.
Bazı gelişmekte olan ülkelerde ve sanayileşmiş ülkelerde HIV enfeksiyonunun yayılımını engellemeye yönelik çeşitli programlar düzenlenmektedir. Damar içi madde kullanımının önlenmesine yönelik çalışmalar, ithal kan kullanımını sınırlayan politikalar, temiz enjektör değiştirme programları yapılmış olsa da bunların hiçbiri tek başına HIV bulaşını önlemede yeterli programlar olarak gözükmemektedir.
Türkiye’de HIV/AIDS Türkiye'de cinsel yolla bulaşan hastalıklarla ilgili yeterli önlemlerin alınamaması ve eğitim programlarının yeterli etkinlikte olamaması nedenleri ile HIV/AIDS büyük bir sorun olmaya başlamaktadır. Ancak ülkemizde sağlık kayıt sistemlerinin özellikle cinsel yolla bulaşan hastalıklar konusunda yeterli çalışmaması ve hastalığın uzun süren belirtisiz döneminin olması nedeni ile gerçek rakamların bunun çok üstünde olduğu düşünülmektedir. Türkiye'de ilk olguya 1985 yılında tanı konmuş ve o tarihten başlayarak 1992 yılına kadar olgu sayılarında bir önceki yıla göre fazla artış saptanmaz iken, 1992 yılından beri olgu sayıları katlanarak artmaktadır.
Türkiye'de HIV/AIDS olgu sayılarının artma nedenleri şöyle sıralanabilir
Ülke nüfusunun genç olması, Cinsel yolla bulaşan hastalıklar konusunda bilgilerin kısıtlı olması, Turizm sektörünün ülkemizde giderek gelişmesi: Ülkemize her geçen gün daha fazla sayıda turist gelmektedir. Özellikle HIV/AIDS olgularının sık olduğu ülkelerden gelen turistler arasında bu hastalığa yakalanmış kişilerin bulunma olasılığı fazladır. Yurtdışında çalışan Türk vatandaşlarının çok sayıda olması ve giderek artması: Özellikle yurt dışında uzun süreli kalan vatandaşlarımızın bulundukları ülkedeki hasta sayısının sıklığına bağlı olarak bu hastalığa yakalanma riski artmaktadır. Damar içi madde kullanımının giderek artması: HIV/AIDS bulaş yolları arasında damar içi madde kullananlar ikinci sırayı oluşturmaktadır. Damar içi madde kullananların sayılarının giderek artması HIV enfekte olgu sayılarının da artmasına neden olmaktadır.
Ülkemizde cinsiyete göre dağılımda %73.5 erkek, %26.5 kadın olarak saptanmaktadır.
Olguların %20'sinin sürekli yaşadığı yerin yurtdışı olduğu, toplam 57 ilden bildirim yapıldığı ve en fazla bildirimin Ankara, İstanbul ve İzmir'den olduğu bildirilmektedir.
HIV/AIDS'in Bulaş Yolları ve Korunma
/ Risk gruplarına göre HIV/AIDS olguları incelendiğinde:
%46.3 heteroseksüel, %9.48 damar içi madde kullananlar, %9 homoseksüel, %5.5 kan transfüzyonu (%1.5 hemofili hastaları, %4 diğer) yolu ile, %0.85 anneden bebeğe geçiş, %28.1 ise bilinmeyenlerden oluştuğu görülmektedir.
%28.1 gibi büyük bir oran göstermektedir ki eksik bildirim söz konusudur ve bu da ülkemizdeki epideminin boyutunu öğrenmedeki güçlüğü gözler önüne sermektedir.
Cinsel yolla bulaşma HIV enfeksiyonunun en önemli bulaş yolu cinsel temastır. HIV/AIDS her türlü cinsel temasla (homoseksüel, heteroseksüel, vajinal, oral, anal) bulaşmaktadır. Semen (meni) ya da kanla temasa neden olabilecek her türlü cinsel etkinlikte bulaş riski bulunmaktadır. Bu tür bulaşa bağışık hiç kimse bulunmamaktadır. Bulaş için HIV (+) kişi ile yapılan tek bir cinsel temas bile yeterli olmakta ancak cinsel temas sayısı arttıkça bulaş riski artmaktadır.
Cinsel aktiviteden bütünüyle kaçınarak ya da enfekte olmayan eşle monogamik bir ilişki sürdürerek HIV enfeksiyonunun bulaşı önlenebilmektedir. Cinsel temas sırasında prezervatif (kondom, kılıf) kullanılmasının koruyuculuğu, kondomun lateks olması, doğru ve sürekli kullanılması, yırtık ya da delik olmaması kaydıyla kanıtlanmıştır. Kadınlar için hazırlanmış olan intravajinal kondomlar da doğru ve sürekli kullanımla etkili olmaktadırlar.
Kan ve kan ürünleri ile bulaşma Kanda virüsün yoğun miktarda bulunması nedeni ile virüsü taşıyan kişilerden alınmış kan ve kan ürünleri ile hastalık bulaşabilmektedir. 1985 yılında antikor testlerinin bulunması ile dünyanın her yerinde kan ve kan ürünlerinin hastaya verilmeden önce HIV yönünden test edilmesi zorunlu kılınmıştır. Türkiye'de 1987 yılından beri tüm kan ve kan ürünlerine ELISA yöntemi ile antikor saptandıktan sonra hastaya verilmektedir, bu nedenle kan ve kan ürünleri ile olan bulaş azalmış gözükmektedir. Ancak hastalığın pencere döneminin olması, acil durumlarda test yapılmadan kan ve kan ürünlerinin kullanılabilmesi nedenleri ile oranı çok azda olsa bu yolla geçiş bildirilmektedir. Damar içi madde kullanımı alışkanlığının önlenmesi, tedavi edilmesi, kullanılıyorsa ortak enjektör kullanımı risklerinin anlatılması bu grup hastalarda HIV bulaş riskini azaltmaktadır. Bazı Avrupa ülkelerinde ve Amerika Birleşik Devletleri'nde devlet tarafından temiz enjektör dağıtım programları uygulanmakta ve çalışmalar önemli ölçüde başarı sağlandığını bildirmektedir. Gelişmiş ülkelerde enjektör paylaşımının azaldığı, steril iğne satın alınışında ve iğne temizleme işlemlerinde artma gözlendiği saptanmaktadır.
Anneden bebeğe bulaşma HIV gebelik süresince, doğum sırasında ve postpartum (doğum sonrası) dönemde emzirmekle bebeğe geçebilmektedir. Bu oran %20-30'dur. Ancak HIV (+) anneye gebeliğinin son üç ayında, doğumdan sonra da bebeğe antiretroviral tedavi başlanır ve elektif sezaryen uygulanırsa bu oran %8-10'lara düşebilmektedir. Perinatal(Doğum sırasında) geçişte korunmada önemli olan öncelikle HIV prevalansı(görülme sıklığı) yüksek olan bölgelerde doğurganlık yaşındaki ve HIV enfeksiyon riski olan kadınlara hastalığı öğretebilmektedir. Eğer kadın HIV (+) ise doğum kontrol yöntemleri öğretilmeye çalışılmaktadır. Buna karşın gebe kalan HIV (+) kadınlara erken dönemde kürtaj yapılması pek çok ülke tarafından kabul edilmektedir. Eğer anne adayı bebeği doğurmak istiyorsa gebeliğin son üç ayında anneye, doğumdan sonra da bebeğe antiretroviral tedavi başlanmakta ve hasta yakın izleme alınmaktadır.
Sağlık personeline bulaşma Sağlık personeline kan ile kontamine olmuş (bulaşmış) vücut sıvılarıyla temas sonucunda HIV'nin geçişi olanaklı olabilmektedir. Kontamine iğne batmasını izleyen serokonversiyon riski %0.3 iken, mukoza ya da derinin kanla kontamine vücut sıvılarıyla teması sonucunda serokonversiyon riski çok daha düşüktür. Sağlık personeli öykü ve fizik inceleme ile enfekte hastaları ayırt etme olanağına sahip olamadıklarından korunmak için tüm hastaların kan ve diğer vücut sıvılarını potansiyel enfekte kabul ederek evrensel önlemlere uyarak çalışmalıdırlar.
Ülkemizde henüz sayıları bini bulan HIV enfekte olgular için hasta sayıları milyonları bulan ülkelerden örnek alarak, sayıların daha da artmasını engellemek için çalışmalarımızı artırmalıyız. HIV infeksiyonunun bulaş yollarını bilmek, korunmayı öğrenmek, öğretmek ve davranış değişikliğinde bulunulmasını sağlamak, HIV/AIDS'li hastaları toplumdan dışlamadan hep birlikte elele vererek yaşamakla bu hastalığa karşı savaşım verebiliriz.

29 Mart 2008 Cumartesi

Estetik Plastik Cerrahi Op.Dr.Teoman Doğan

Doktor: Op. Dr. Teoman Doğan ( Estetik Plastik Cerrahi Uzmanı )
Estetik Cerrahi hızla gelişiyor. Uygulanan bazı operasyonlar : Burun estetiği , Göğüs estetiği , Meme estetiği , Kepçe kulak , Karın germeÖzellikle son 10 senede bir çok yenilik oldu ve artık eskiden hayal bile edilemeyen şeyleri yapmak mümkün. Gelişim baş gösterdiği dallar arasında Jinekomasti ,Göğüs büyütme ,Yağ aldırma ,Estetik burun estetik cerrahisi çok hızlı gelişen çok dinamik bir alan.Ben www.teomandogan.com hazırlarken bir estetik cerrah olarak yaptığım işe bakış açımı yansıtmaya çalıştım. Amacım sizin dışarıdan göremeyeceğiniz bazı ayrıntıları gösterebilmek. Bu konularda yazdıklarım sadece benim bakış açımı yansıtıyor ve bildiğim ne varsa en açık şekilde anlatmaya çalıştım. Eksik bulduğunuz, sormak istediğiniz herşeyi bize yazabilirsiniz. Ben ve ekibim gelen bütün soruları yanıtlamaya çalışıyoruz.Plastik cerrah ide her doktorun farklı yaklaşımları olmasının çok normal olduğunu, özellikle bu konularda Estetik burun , Migren , Estetik ameliyatlar , Burun estetiği , Göğüs estetiği , Estetik bir başkasının benim tavsiyelerimin tam tersini söyleyebileceğini de bilmenizi isterim. Bu doğrularla yanlışlar arasında çok net sınırların olmadığı, daha çok kişisel yaklaşımların ön planda olduğu bir tıp dalı.Sitemde Estetik fiyat ,Estetik görüntüler ,Estetik resimleri ,Estetik video , öncesi sonrası hasta resimleri ve ameliyatlar ile ilgili fiyatlar yok. Bu hem yasal bir zorunluluk hem de böyle olması daha iyi diye düşünüyorum. Bunların dışında estetik ile ilgili benim bildiğim, inandığım herşey var. Ayrıca sitemizde İngilizce Plastic Surgery ve Almanca Die Schönheitsoperation bilgilerde bulunmaktadır.
Op.Dr.Teoman Doğan
Adres : PS.Clinic İş Kuleleri Kule 2 Kat 9 4. Levent 80620 / İSTANBUL Telefon : 0 (212) 284 55 44

21 Ocak 2008 Pazartesi

Antibiyotik bu, her zaman kullanılmaz

Antibiyotik bu, her zaman kullanılmaz
Son yıllarda tüm dünyada bakterilerin antibiyotiklere karşı gösterdiği direnç, tedavide sorun yaratmaya başladı.

Türkiye`de de birçok bakteride antibiyotiklere karşı direncin çok yüksek olduğu, uzmanların önemle vurguladığı bir konu. Özellikle üzerinde durulmasının nedeni de, antibiyotiklerin Türkiye`de çok yaygın ve kontrolsüz kullanılması. Eczaneden istenildiği zaman alınması, kolay ulaşılabilir olması, antibiyotiklerin kontrolsüz kullanımının yolunu açıyor.

Araştırmalar gösteriyor ki, antibiyotiklerin kontrolsüz kullanıldığı ülkelerde direnç çok daha yüksek. Metisiline dirençli "stafilokok"un neden olduğu hastane enfeksiyonuyla eski bakan Veysel Atasoy`un hayatını kaybetmesi de, bu direncin yol açtığı önemli sonuçlardan biri olarak gösteriliyor.

Antibiyotiklere direnç konusunda Aventis firmasının desteğiyle gerçekleştirilen ve önceki hafta yapılan Mikrobiyoloji Kongresi`nde sonuçları açıklanan "e - Baskett" çalışması da, solunum yolu enfeksiyonlarına yol açan bakterilerin antibiyotiklere direnç durumunu ortaya koydu.

Çalışmanın koordinatörü Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İ. Doğramacı Çocuk Hastalıkları Klinik Mikrobiyoloji Laboratuvarı Başkanı Prof. Dr. Deniz Gür, direncin antibiyotik kullanımıyla doğrudan ilişkili olduğunu söylüyor.

Antibiyotik kullanımının yaygın olduğu ülkelerde antibiyotiklere direncin daha yüksek olduğunu belirten Gür, bu nedenle gereksiz kullanımından kaçınıp, hastaların hekim yazmadıkça antibiyotik kullanmaması gerektiğini söylüyor.

Gereksiz kullanmayın
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sercan Ulusoy da konuyla ilgili sorularımızı yanıtladı.

Gereksiz ya da yanlış antibiyotik kullanımının boyutları nedir?
Türkiye`de antibiyotiklerin yüzde 40 - 50`si gereksiz kullanılıyor. Yani neredeyse yarısı. Gelişmiş ülkelerde de dünyanın her yerinde gereksiz ve yanlış kullanım var. Ama gelişmişlik düzeyiyle paralel olarak bu azalıyor. Gelişmiş ülkelerde değişik kontrol önlemleriyle antibiyotik yazma ve reçeteleme politikalarıyla, sağlık bakanlıklarının kısıtlamalarıyla bu oranlar yüzde 10 - 15`lere düşebiliyor.

Yanlış antibiyotik kullanımının beraberinde getirdiği direnç oluşumu nelere yol açıyor?
Antibiyotiklere direnç gelişmesi sonucunda ilaçlar (antibiyotikler) etkisiz kalıyor.
Dolayısıyla bu dirençli bakteriler oluşan enfeksiyonların tedavisinde ilaçların yetersiz kalması ve buna bağlı ölüm oranlarının, hastalıktan doğan marazların artması, hastanede tedavi başarısızlıkları nedeniyle yatış sürelerinin uzaması, dolayısıyla tedavi maliyetlerinin ve tedavi başarısızlığına bağlı komplikasyonların artması gibi birçok sorun ortaya çıkıyor.

Tedavi süresini ne kadar uzatıyor?
En az 1 hafta ile 10 gün arasında uzatır. En son Veysel Atasoy`da yaşadık. Ciddi hastane enfeksiyonları anlamına geliyor. Direnç oluşması hem toplumda hem de hastanede önemli. Ama hastanede çok daha önemli. Toplumdaki enfeksiyonlarda direnç problemini bir şekilde çözebiliyoruz. Hastanelerde mevcut bütün antibiyotiklere dirençli bakteriler var. Kullandığımız tüm antibiyotiklere dirençli. Onlarda çaresiz kalıyoruz.

Antibiyotiklerin suiistimal edilmesinden en çok kimler zarar görüyor?
Tüm sağlıklı insanlar zarar görebilir. Ancak en sık yeni doğanlar, çocuklar ve yaşlılar zarar görüyor. Karaciğer ve böbrek fonksiyonlarının henüz olgunlaşmaması sebebiyle yenidoğanlar, yine ileri yaşlarda bu organların fonksiyonlarının azalması nedeniyle yaşlılar daha fazla zarar görüyor.

Tüm ilaç tüketimi arasında antibiyotikler kaçıncı sırada yer alıyor?
Son 6 yıldır hep birinci sırada. Bilinçsiz ve denetimsiz kullanımından kaynaklanıyor. Oysa Avrupa ülkelerinde dördüncü, beşinci sıradadır.

Antibiyotiklere harcanan para ne kadar?
Türkiye`de yıllık ilaç masrafı toplamda 4,5 milyar dolar. Bunun yaklaşık yüzde 20 - 25`i antibiyotik. Yani yaklaşık 1 milyar dolar civarında antibiyotiklere harcandığını söyleyebiliriz.

Doğru ve akılcı antibiyotik kullanımında hem doktora hem de hastaya ne gibi görevler düşüyor?
Antibiyotiklerin en çok suiistimal edildiği hastalık grubu solunum yolu enfeksiyonları. Her antibiyotik her enfeksiyonda kullanılmaz.
Hekimler arasında da hata yapanlar var. En sık görülen enfeksiyonlar olan solunum yolu enfeksiyonlarının yüzde 60 - 70`i virüslerden oluşur. Antibiyotik verildiğinde, yüzde 60 oranında antibiyotik gereksiz kullanılmış oluyor.

Antibiyotiklerin doğru kullanılması konusunda hastalar, doktorlar ve devlet politikalarının ortak stratejiler üreterek başarıya ulaşabilir.

Bunu sadece hastalarla hekimlerden beklemek mümkün değil. Halkın bilinçlendirilmesi, hekimlerin üzerine düşen görevi yapması, ama bunun için de devlet politikalarının da bu işi kolaylaştırıcı önlemler alması gerekiyor. Neden etkisiz kalıyorlar? Sadece bakterilere karşı etkili oldukları halde, virüslerin yol açtığı ya da bakterilerden kaynaklanmayan diğer yaygın hastalıklarda (nezle, soğuk algınlığı, grip vs.) kullanılması Doktorların, farklı enfeksiyonlara cevap veren farklı antibiyotikler yerine sık sık "genel etkili" antibiyotik reçete ederek yanlış kullanımı yaygınlaştırmaları Hastanın antibiyotiği doktorun tavsiye ettiği şekilde ve sürede kullanmaması, dolayısıyla tedavinin yetersizleşmesi, uzaması ya da tekrarlaması Antibiyotiklerin reçetesiz de satın alınabilmesi sonucu hastanın doktora danışmadan kullanması
Doğru ve akılcı antibiyotik kullanımı için Doğru dozda Doğru endikasyonda (sadece bakterilerin yol açtığı enfeksiyonlarda) Doğru sürede Doğru antibiyotik Doktor gözetiminde almak şart
Kaynak: www.saglikvakfi.org.tr

Misvak kullanmanın diş sağlığı üzerine etkileri


Misvak kullanmanın diş sağlığı üzerine etkileri

Peygamber Efendimiz (sav), ağız temizliğine ve diş bakımına da çok önem vermişlerdir. Bunun için misvakla dişlerini fırçalamışlar, ümmetine bu konuda tavsiyelerde bulunmuşlardır.
Misvak sıcak bölgelerde yetişen "erak" ağacının kökleridir. Lifli bir yapısı vardır. Biraz ıslatılıp ezilince fırçamsı bir hal alır. Hem mekanik hem de kimyevî olarak pek çok faydaları vardır. Bunları Hadisi Şerifler ve bizzat Rasulûllah`ın uygulamaları ışığında madde madde açıklamaya çalışalım.

1. Misvak, ağız için temizlik, Allahu Teala`nın rızasına sebep ve gözlere de ciladır, (1)
2. Misvak ağız için temizliktir ve Aziz ve Celil olan Allah`ın rızasına sebeptir. (2)
3. Misvakta on hassa vardır: Ağzı tatyib eder, diş etlerim güçlendirir, göze cila verir, balgamı giderir, dişin çürümesini önler, sünnete uygun olur, melaikeyi sevindirir, Rabbi razı eder, hasenatı artırır, mideye sıhhat verir. (3)
4. Misvak kullanın. Zira misvak ağzı temizler ve Rabbin rızasını kazandırır. (4) Bu hadis-i şeriflerde misvakın faydaları zikrediliyor. Misvak kullanmak, ağız için temizlik ve hoşluk sebebidir. Fırçalanmayan dişler sararır, aralarında ve diplerinde gıda artıkları birikir. Bunlar ağız kokusuna ve diş çürümelerine sebep olurlar. Diş etlerinde iltihaplanmalar olur. Misvak kullanmakla dişlerin çürümesi ve diş etlerinin iltihaplanması önlenir. Misvakın gözlere canlılık vermesi ve balgam söktürücü etkisi kimyasal özellikleriyle ilgilidir.
Allah-u Teala güze! olan şeyleri, temiz olan şeyleri; peygamberinin tavsiyelerine uyulmasını sevdiği için, misvak kullanılmasından hoşnut olur. Melekler de temiz olan şeyleri severler ve kötü kokulardan rahatsız olurlar. Onun için on!ar da sevinirler.
5. Misvak, erkeğin fesahatini artırır. (5) Fesahat, güzel konuşmak demektir. Sesin oluşumunda dişlerin de fonksiyonu olduğu için, temiz ve bakımlı dişlerin sesin güzelleşmesine katkıda bulunacağına işaret ediliyor.
6. Niçin sararmış dişleriniz ile huzuruma giriyorsunuz? Misvak kullanınız! (6) Bu hadis-i şerifte ağız ve diş bakımı yapmayanlara bir azarlama var. Kendilerine zarar verdikleri gibi, çevredeki kimseleri de kötü görünüşleri ve ağız kokularıyla rahatsız edeceklerine işaret ediliyor.
7. Şu dört şey peygamberlerin sünnetlerindendir: Sünnet olmak, koku sürünmek, misvak kullanmak, evlenmek. (7) Peygamberler insanlığın rehberleridir. Peygamber (sav) Efendimizden önceki peygamberlerin de ağız ve diş bakımına önem verdikleri, misvak kullandıkları ifade ediliyor.
8. Misvak ve cuma guslü her Müslüman için gereklidir. (8)

Buraya kadar misvakın lüzumu ifade edildikten sonra, bundan sonraki hadis-i şeriflerde Rasulûllahın uygulaması anlatılıyor:

1. Misvak kullanmadan uyumazlardı. (9)
2. Uyudukları zaman misvak başuçlarında bulunurdu. Uyandıkları zaman da ilk önce misvak kullanırlardı. (10)
3. Misvakı enlemesine kullanır, suyu emerek (süzerek) içerlerdi. Üç defa nefes alır ve derlerdi ki:
Bu türlü içmek daha iyi, hazmı daha kolay ve sıhhate daha uygundur. (11)
4. Aişe (Ra) şöyle demiştir: "Peygamber (sav) evine girdiği zaman ilk yaptığı iş, misvak ile dişlerini temizlemek olurdu" (12)
5. Ebu Musa (ra) şöyle dedi "Ben Peygamber`in huzuruna girdim, misvağın bir ucu dilinin üzerinde bulunuyordu." (13)
6. Rasulullah (sav) hiçbir namaza misvak kullanmadan çıkmazdı. (14)
7. Rasulullah (sav) geceleyin teheccüd namazı kılmak için kalktığı zaman ağzını (dişlerini) misvak ile ovalardı. (15)
8. Rasulullah (sav) geceleri iki rekatta bir selam vererek teheccüd namazı kılar ve her selam verişinde misvak kullanırdı. (16)
9. Abdullah ibni Abbas (ra), şöyle anlatmıştır: Bir gece Peygamber (sav) `in yanında kaldım. Peygamber gecenin sonuna doğru kalkıp dışarı çıktı, semaya baktı, sonra Al-i İmran süresinin şu ayetlerini okudu:
"Hakikat, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbirleri ardınca gelişinde temiz akıl sahipleri için ibret verici deliller vardır. Onlar ayakta iken, oturur iken, yanları üstünde yatar iken hep Allah`ı hatırlayıp anarlar ve göklerin, yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler. Şöyle derler: Ey Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen pak ve münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru."
Sonra eve döndü, misvaklandı ve abdest aldı. Sonra kalkıp namaz kıldı, sonra yattı. Sonra kalkıp tekrar dışarı çıktı ve semaya nazar etti. Yine bu ayetleri okudu. Sonra döndü, tekrar misvaklandı ve abdest aldı. Sonra kalkıp namaz kıldı. (17)

Resulullah (sav) Efendimizin misvakla ilgili emir ve tavsiyeleri şöyle:

1. Ümmetimi meşakkate düşürmüyor olsaydım, onlara her namazın önünde misvakı emrederdim. (18)
2. Ümmetime zorluk vermemiş olsaydım, her abdestte misvak kullanmalarım emrederdim. (19)
3. Oruç tuttuğunuzda sabahleyin misvak kullanın, lakin akşama doğru kullanmayın. Akşam üzeri iki dudağı kurumuş oruçlu bir kimse için misvak uygun olmaz. Zira o kurumuş dudaklar kıyamet gününde gözü önünde bir nur olacaktır. (20)
4. Sizin ağızlarınız Kur`an için yollardır. Onları misvakla temizleyin. (21)
5. Misvak kullanınız. Zira misvak ağzı temizleyen ve Rabbi razı eden bir alettir. Cebrail her gelişinde bana misvak kullanmayı tavsiye etti. Öyle ki, bana ve ümmetime farz kılacağından korktum. Ümmetime zorluk vereceğinden korkmamış olsaydım misvak kullanmalarını emrederdim. Ben o kadar çok misvak kullanırdım ki, dudaklarıma iz yapmasından ve dişlerimin aşınacağından korkardım. (22)
6. Bana misvak kullanmak o derece emredildi ki, bu konuda bana bir vahiy gönderileceğini sandım.(23)
7. Ben, misvak kullanmakla o derece emredildim ki, üzerime farz kılınacağının sandım. (24)
8. Cebrail misvak kullanmayı bana o kadar tavsiye etti ki, azı dişlerimden endişe ettim. (25)
9. Misvak kullanarak kılınan namazın fazileti, misvak kullanmadan kılınan namazdan yetmiş kat fazladır. (26)
10. Misvak olmadığında, parmak misvak yerine geçer. (27)
Hadis-i şeriflerde ağzın her zaman temiz tutulması gerektiğinianlıyoruz. Misvak olmadığı zaman başka bir şeyle de bu temizliğin yapılabileceği ifade ediliyor. İmkanların ve araçların çok fazlalaştığı günümüzde bile toplumlar ağız ve diş sağlığına gereken önemi vermiyorlar. Resulullah (sav) Efendimizin uygulamalarının ve tavsiyelerinin ne kadar güzel ve her zaman geçerli olduğunu görüyoruz.
- Panzehir dergisinden -
Dipnotlar :
Müslim tercümesi : (12) c.1 s. 327/44, (13) c.1 s.327/45, (15) c.1 s. 328/46. (17) c.1 s.328/48
Tirmizi-tercümesi : (7) c.1, s.246/5, (18) c.1, s.38/22
Terğîb ve Terhîb tercümesi : (4) c. 1 s. 246/6, (14) c.1 s. 246/8, (16) c.1 s. 247/9, (19) c.1 s. 244/2, (22) c.1 s. 247/10, (23) c.1 s. 248/11, (24) c.1 s. 247/12, (25) c.1 s. 247/13, (26) c.1 s. 250/16,
Ramuz el-Ehadis : (1) s. 214/10, (2) s. 214/7, (3) s. 325/1, (5) s. 214/8, (8) s. 214/9, (9) s.548/2, (10) s. 548/3, (11) s. 554/14, (20) s.3/4, (21) s.116/ 8, (27) s. 190/1,
İhya : (6) c.1 s.354
Kaynak: www.saglikvakfi.org.tr

Depresyon Nedir?


Depresyon Nedir?
Depresyon duygusal, zihinsel, davranışsal ve bedensel bazı belirtilerle kendisini gösteren bir durumdur. En dikkat çekici belirtisi çökkün ruh hali ile ilgi ve zevk almada belirgin azalmadır. Depresyondaki kişi duygusal açıdan mutsuz, karamsar ve ümitsizdir. Eskiden en severek yaptığı işler bile artık zevk vermez olmuştur. Kişi kendini hüzünlü ve yalnız hisseder. Kendisine ve çevresine ilgisi azalır. Yoğun suçluluk duyguları olabilir. Herkese yük olduğunu düşünüp gereksiz yere sorumluluklarını yerine getirmediğini düşünür. Genellikle iç sıkıntısı, daralma, huzursuzluk ile birliktedir. Bazen kendisinin tüm duygularını yitirmiş gibi hissedebilir.
Depresyon zihinsel faaliyetlerimizi de engeller. En sık görülen belirtiler dikkatini toplayamama ve unutkanlıktır.
Depresyonun davranışlardaki etkisi enerji azalmasına bağlı hareketlerde yavaşlama, aşırı halsizlik şeklinde olur. Basit günlük işler bile kişi için bir yük olmaya başlar. Sosyal ilişkilerden kaçınır, yalnız kalmayı tercih eder, sorunlarını ve sıkıntılarını paylaşmaz. Cinsel ilgi ve isteğinde de belirgin azalma olur.
Bazı bedensel belirtilerde depresyonda ortaya çıkabilir. İştah da belirgin azalma kilo kaybı bazen tam tersi aşırı yeme eğilimi olabilir. Sık görülen belirtilerden biri de uykusuzluktur. Uykuya dalamama, uykunun sık sık bölünmesi veya sabah çok erken uyanma şeklinde sorunlar görülebilir. Bazı kişilerde aşırı uyuma eğilimi olabilir. Bu kişiler çok uyumalarına rağmen dinlenmiş olarak uyanmazlar. Baş, boyun sırt, eklem ağrıları, mide-bağırsak şikayetleri eşlik edebilir.
Tüm bu belirtiler en az iki hafta sürekli olarak devam eder. Kişinin mesleki, ailesel ve kendisi ile ilgili sorumluluklarını yapmasına engel olur.
SÖZÜ EDİLEN BU BELİRTİLERİN HEPSİNİN AYNI KİŞİDE ORTAYA ÇIKMASI GEREKMEZ. Bazen depresyon bu belirtilerin bir kısmıyla kendisini gösterir. Ayrıca belirtiler hafif, orta, ağır şiddette olabilir ve belirtilerin şiddeti kişiden kişiye değişebilir.
Kaynak: Prof.M.Y.Agargün

Erkeklerde Depresyon



Erkeklerde Depresyon
Elimizdeki raporlara göre depresyona giren kadınların erkeklere oranı çok daha az olduğundan depresyon genellikle bir "kadın hastalığı" olarak düşünülür. Oysa erkeklerde depresyon , farkına vardığımızdan daha yaygın olabilir. Pek çok erkek karamsarlığı erkekliğine yakıştıramadığı için durumunu gizlemeye çalışır. Ve başarır da: Ülke çapındaki araştırmalara göre, psikiyatrist dışındaki hekimler, erkeklere depresyon tanısı koyma konusunda %70 oranında yanılırlar. Ne varki , Amerikan Psikiyatri Birliği'nin son yıllık toplantısında , erkeklerde depresyonun gizli kalmasının bir nedeni , onların bu rahatsızlığı kadınlardan farklı ifade etme eğilimleri olabiliceği belirtilmiştir. Araştırmaya göre kadınlar üzüntüyü genellikle içine atarken, erkekler dışa vurur. Depresyondaki kadınlar sorunları hakkında konuşur ve dışarıdan yardım isterken, depresyondaki erkekler içlerindeki acıya karşı daha dayanıksızdırlar ve rahatlamak için bir eyleme veya maddeye dönerler. Erkeklerde depresyon, depresyondan kaçmak için kullandıkları savunular kadar açık değildir.Buna "örtülü ya da maskeli depresyon" deriz. Örtülü depresyonun başlıca üç belirtisi vardır. İlk olarak, erkekler alkol ya da uyuşturucu kullanarak, aşırı çalışarak ve ya evlilik dışı ilişkiler kurarak acıdan kaçmaya çalışırlar. Kendilerini dışarıdan soyutlar, sevdiklerinden uzaklaşırlar. Ayrıca kızgınlık ve şiddetle, ani çıkışlar da yapabilirler.Depresyonun nedenleri kadınlarda ve erkeklerde farklılık gösterir. Depresyondaki kadınlar kendilerini sıklıkla güçsüz hissederlerken, depresyondaki erkekler, gereksinimlerinden ve diğer insanlardan koptuklarını duyumsarlar. Bu tutum, çocuklukta, erkek çocuklara annelerinden, duygularından ve kırılganlıklarından uzaklaşmaları öğretildiği zaman başlar. Burada anahtar, yeniden bağlanmaktır. Tedavi öncelikle, gizli durumun ele alınabilmesi için, şiddet içeren ya da kişinin kendi kendine iyileştirmek için başvurduğu davranışların yani alkolizmin, evlilik dışı ilişkinin, işkolizmin çözülmesini gerektirir. Ama erkeklerde depresyonun nihai çaresi, yeniden bağlantı kurmaktır. Erkek depresyonunun kökeninde , stoacılığı ideali ve onu izleyen soyutlanma vardır. Bu durumda depreyona en kalıcı çözüm, yakınlarıyla bağlarını yeniden güçlendirmektir.
Kaynak: Psikolog Esin AŞKIN

20 Ocak 2008 Pazar

vitaminler

Vitamin nedir? Normal vücut kimyası ve genel sağlığı için gerekli kimyasal bileşimlerdir. Bunlar vücudun kendisi tarafından üretilmemekte olup genellikle gıda maddelerinden alınmaktadır. Vitaminler alınan gıdaya kalori ekler mi? Hayır. Vitaminler yaşam için gerekli midir? Evet. Ancak, vitamin yetersizliğinin getirdiği hastalıkların meydana çıkması için bazen çok uzun süreler geçer. Bir kişi vitaminlere ihtiyacı olduğunu nasıl anlayabilir? Vitamin eksikliği işaret ve belirtilerinin teşhis edilmesi çok zor olabilir. Şurası muhakkaktır ki bir hasta kendi vitamin eksikliğini tespit edemez ve rast gele vitamin almaya başlaması doğru bir hareket olmaz. Normal diyete ilaveten vitamin hapları alınması hastalığa karşı genel direnişi artırır mı? Hayır. İnsanların gıdaları ile aldıkları vitaminler ve vücudun vitamini emme durumu normalse, ayrıca vitaminler alınması hastalığa karşı direnişi artırmaz. Bir yetersizliği tedavi etmek için ne kadar süre ile vitaminler alınmalıdır? Yetersizlik uzun süreliyse vücudun normal durumuna yeniden gelmesi için birkaç hafta süre gerekebilir. Eğer yetersizlik yeni başlamışsa yeterli vitaminler alınması hemen derhal tesirini gösterir. Vitamin yetersizliğin nedenleri hangileridir? a. Yetersiz gıda veya dengesiz gıda alınması. b. Bağırsakların görevlerini yapmamaları veya bağırsak hastalığından dolayı vitaminin vücutta yetersiz derecede emilmesi. c. Vücudun çeşitli organlarında bulunabilecek hastalıklardan dolayı gelen yetersiz vitamin metabolizması. d. Hastalık, gebelik, çabuk büyüme ve gelişme, baskı (stres) hallerinde veya fazla hareketlilik hallerinde, hasta ameliyat durumlarında meydana gelen normalin dışında vitamin ihtiyaçları. Vitamin yetersizliğinden ne gibi hastalıklar meydana gelebilir? a. A vitamini eksikliği: 1. Geceleri görme kabiliyetinin eksilmesi. 2. Göz, cilt ve solunum yolu dokularında kuruma belirtileri. 3. Dişlerin ve kemiklerin teşekküllerinde bozukluklar. b. B 1 vitamini veya "tiamin" yetersizliği: 1. Beriberi hastalığı, kilo kaybı, adale güçsüzlüğü, nevroz, akli düzensizlik ve kalbin iyi çalışmaması gibi belirtiler gösteren ve çok ciddi olan bir yetersizlik hastalığı. 2. B 1 vitamininde daha hafif yetersizlik kilo kaybı, iştahsızlık, kuvvet kaybı ve sinir dokularının zedelenmesi gibi hallere neden olabilecektir. c. B 2 vitamini veya "riboflavin" yetersizliği: 1. Ağız civarında cildin çatlaması, burundan dudaklara doğru inmekte olan cilt bölgesinde kabuk bağlayan yaralar. Aynı zamanda ağız ve dilde tahriş ve kızartılar. Bunlar daha sonra morumsu bir renk alırlar. d. Nikotin asidi yetersizliği: Pellagra, cildin güneşe maruz kaldığı vakit karakterize olan ciddi bir yetersizlik hastalığı. Bu hastalık ciltte kızıllıklar meydana getirir. Pellagra ile birlikte mide ve bağırsaklarda da rahatsızlıklar, ayrıca akli düzensizlik ve zihin karışıklığı meydana gelmektedir. e. Folik asit yetersizliği: Bu yetersizlik çeşitli tipte ciddi anemilere neden olur. f. B 6 vitamini veya "piridoksin" yetersizliği: Mide ve bağırsak rahatsızlığı belirtileri, genel zafiyet, sinirlilik, alınganlık ve sinir sisteminde doku zedelenmeleri bu vitamin yetersizliğinden meydana gelebilir. g. B 12 vitamini yetersizliği: Bu yetersizlik anemi pernisyöz ve nefrit (sinir iltihabı) gibi sinir doku hastalıkları getirebilir. h. C vitamini veya askorpik asit yetersizliği: İskorbüt illeti. Bu hastalık aşırı zafiyet ve kanamalara neden olmaktadır. Kanamalar diş etlerinden veya başka organlardan da olabilir. Kanamalarda kanayan yerlerde geniş yaralar da açılır. i. D vitamini yetersizliği: Raşitizm. Aldıkları gıdadaki kalsiyumu emememekten ve kemik teşekkülünde sakatlıklara neden olan, bebeklerde ve çocuklarda görülen bir yetersizlik hastalığı. Bu hastalığın ilerlemiş safhasında bacaklar eğrilir ve pelvis veya göğüste kusurlu teşekküller meydana gelebilir. j. E vitamini yetersizliği: Bazı araştırmacıların kanaatine göre, E vitamini yetersizliği kısırlığa, kalp ve kan damarları hastalıklarına, adale ve sinir hastalıklarına neden olmaktadır. E vitamininin asıl rolü tıpta henüz tam olarak tespit edilmemiş bulunmaktadır. k. K vitamini yetersizliği: K vitamini normal kan pıhtılaşmasında gerekli önemli maddelerin birinin üretimi ile ilgilidir. Sarılıkta görüldüğü gibi K vitamini yetersizliği vücudun muhtelif salgılı zarlardan, gelebilecek ciddi kanamalara yol açabilir. 1. P vitamini yetersizliği: Şimdiki halde bu bileşik grubun esas fonksiyonunu tespit edebilmek için yeterli bilgi elde edilmemiş bulunmaktadır. Şimdiye kadar ele gelen deliller göstermiştir ki, bu yetersizlik kılcal damar zarlarında ve doku hücreleri arasında bulunan çimento benzeri maddelerde rastlanmaktadır. Yukarıda sayılı vitamin eksiklikleri her zaman bu karakteristik hastalıkları meydana getirir mi? Hayır. Şimdiye kadar yapılan bilimsel araştırmalar insanların genellikle bu vitamin eksikliklerini hafif derecelerde duçar olduklarını göstermiştir. Böylece, yetersizlik ciddi bir hastalık olarak belirmez, fakat yetersizliğin bazı belirtileri kendilerini gösterir. Vitamin yetersizliği genellikle bir vitaminde mi kısıtlanır? Genel olarak, tek bir vitamin eksikliği kural olmayıp istisnadır. Vitamin yetersizliği olduğu zaman genellikle birçok vitaminin eksik olduğu görülür. Hangi gıda maddeleri vitamin bakımından fazlasıyla zengindir? a. A vitamini: Tereyağı, yumurta, süt, ciğer, balık, ciğer yağları, yeşil yapraklı sebzeler ve sarı sebzeler. b. B 1 vitamini (tiamin) ; Et, bütün tahıllar, bira mayası, sebzeler, ciğer ve yumurta. c. B 2 vitamini (ribroflavin) : Süt mamulleri, etler ve yumurta. d. Nikotinik asit (niasin) : Amerikan fıstığı, ciğer mayası, sakatat. e. B 6 vitamini (piridoksin) : Et, balık, yumurta, süt mamulleri. f. B 12 vitamini: Et, ciğer, yumurta, süt mamulleri. g. C vitamini: Portakal, limon, greyfurt ve başka narenciyeler, patates, lahana, domates, yeşil biber. h. D vitamini: Balık ciğeri yağları, yumurta, süt mamulleri. i. Folik asit: Yeşil sebzeler, bira mayası, ciğer, böbrek. j. K vitamini: Yağda eriyen bir vitamin. Bunun emilmesi büyük ölçüde mide ve bağırsakların normal yağ emme kabiliyetine bağlı bulunmaktadır. k. E vitamini: Bütün tahıllarda. Günlük en az vitamin ihtiyacı ne demektir? Bir yetersizlik hastalığını önlemek için yeterli gelecek ve uzun süre her gün alınacak en az vitamin miktarı. "Terapötik formül" vitaminleri teriminin anlamı nedir? Vitamin hastalıklarının büyük çoğunluğunu önleyebilmek ve tedavi etmek için bilinen bütün vitaminlerin yeterli derecede bir bileşimde toplanarak gerekli miktarda verilmesi. Genellikle verilen dozaj normal olarak gereken günlük miktarın birkaç mislini aşmaktadır. Her yetersizlik görüldüğünde "terapötik formül" vitaminleri rutin olarak alınmalı mı? Hayır. Böyle bir hareket pahalıya mal olur, lüzumsuz israf olur ve bilimsel lojiğe aykırı düşer. Fazla vitamin dozajı alınması zararlı mıdır? Evet! Bazı vitaminlerin, özellikle A ve D vitaminlerinin, fazla dozajlarda alınmasıyla zehirlenmeler ve bazı halde kalıcı hasar mey dana gelebilir. Sağlıklı kalabilmek için rutin olarak vitamin hapları alınmalı mıdır' Hayır. Bunlar yalnızca belirli bir vitamin veya diyet yetersizliği bilindiği zamanlarda alınmalıdır. Rutin olarak vitaminlerin alınmasına başlanmadan önce bunları alacak olan kişi buna kendiliğinden mi karar vermeli veya daha önce bir doktora mı danışmalı? Doktora danışmalıdır. Birçok kişi reklamlara kapılarak gerektiğinden fazla vitaminler almaktadırlar. Bu, bir taraftan israf olduğu gibi, bazı hallerde fazla dozajlar alındığı takdirde zararlı olabilir. Vitaminleri enjeksiyon yoluyla verme lüzumu ne zaman doğar? a. Bazı ameliyatlardan sonra veya ciddi mide-bağırsak rahatsızlıkları halinde ağızdan verme mümkün olmazsa. b. Bağırsaklar ağızdan alman vitaminleri iyi emme kabiliyetini göstermezse. c. Ciddi yetersizliklerde büyük dozajların birden verilmesi gerekirse ve doktor bu büyük dozajların çabucak emilmesi ihtiyacı duyarsa. Yeni doğan bebeklere rutin olarak hangi vitaminler verilir? Yeni doğan bebeklere genellikle her gün A, B, C ve D vitaminleri verilir. Gelişmekte olan çocuklara normal olarak hap halinde fazla vitamin verilmesi gerekli midir? İyi dengelenmiş bir beslenme düzenleri varsa hayır. Diyete vitamin ilave edilmesi ancak doktor tavsiyesi ile yapılmalıdır. Yaşlanmış kişiler fazla vitamine ihtiyaç duyarlar mı? Son bilimsel araştırmalar yaşlanmakta olan kişilerin fazla vitamin almaktan faydalanabileceklerini göstermiştir. Bunun nedenleri şunlardır : Yaşlanmakta olanlarda vitamin bakımından zengin olan gıda maddelerin günlük alımı azalmıştır. Mide ve bağırsakların emme kabiliyeti azalmıştır ve metabolik mekanizmaları yetersiz kalmıştır. Gebe kadınlara genellikle hangi vitaminler fazla olarak verilmelidir? Gebelik halinde kadınların fazla vitamin ihtiyaçları göz önünde bulundurularak bunlara fazla vitamin verilmesi adet haline gelmiştir. Fazla olarak verilen vitaminler şunlardır: A, C, D ve B kompleksi. Bazı hallerde bunlara E, K ve P vitaminleri ilave edilmektedir. Bu vitaminler normal dengeli bir diyet yerine verilmemelidir. Çok şişman olan ve zayıflamak için çok az yemek yiyen kişilere vitaminler verilmeli midir? Evet, böyle kişilerin bilinen vitaminlerin çoğunluğunu ihtiva eden polivitamin (multivitamin) preparasyonları almaları faydalıdır. Vitaminler sinirli olan kişileri teskin etmek için yararlı mıdır? Ancak sinirli haller vitamin yetersizliğinden ileri gelmekteyse. Bu gibi hallere nadiren rastlanmaktadır. Anemi (kansızlık) tedavisinde vitaminler yararlı olmakta mıdırlar? Yalnız vitamin yetersizliğinden meydana gelen çok az tipte anemiler vardır. Ancak, anemi ile birlikte vitamin eksikliği görülürse o zaman vitaminler verilmelidir. Fazla vitamin alınmakla soğuk algınlıkları, grip ve enfluenza hastalıkları kısmen önlenebilir mi? Bunu ispat etmek için yeterli derecede bilimsel deliller mevcut bulunmamaktadır. Ancak vitamin yetersizlikleri olan kişilerin üst solunum mekanizması hastalıklarına karşı daha hassas oldukları sanılmaktadır. Mineral yağların devamlı olarak alınması vitaminlerin emilmesini engeller mi? Mineral yağların alınması vitaminlerin emilmesini engelleyebileceği şüphelidir. Böyle muhtemel bir hali önlemek için vitaminlerin mineral yağlardan birkaç saat önce veya sonra alınması faydalı görülmektedir. A vitamini alınmasıyla görüşte iyileşme kaydedilir mi? Eğer görüş eksikliği A vitamini yetersizliğinden ileri gelmemişse hayır. Satın alınan vitamin markaları arasında fark gözetilmeli mi? Bütün vitamin istihsali Sağlık Bakanlığı'nın kontrolü altında yapılmaktadır. Etiketlerde miktarlar yazılı olduğu müddetçe bütün vitaminlerin alınmasında bir sakınca yoktur. "Genel yetersizlik durumlarında" vitaminler yararlı olabilir mi? Yalnız bu gibi hallerde vitamin yetersizliği varsa, evet. Vitaminler kilo alınmasına yardımcı olabilir mi? Ancak alınmakta olan diyette vitaminler eksikse ve bu yetersizlik iştahsızlığa ve yeterli gıda alınmasına neden olmuşsa evet.

Sağlık Nedir ?

Sağlık Nedir ?
“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.” Zamanın bütün zenginliklerine ve Osmanlı İmparatorluğunun tahtına sahip olan Kanuni Sultan Süleyman; sağlığın elde edilen tüm nimet ve zenginliklerden daha üstün olduğu çok anlamlı bir biçimde bu şiirle dile getirmiştir.Gerçekten de sağlık mutlu bir hayatın parçasıdır. Hastalık ve sağlık kavramları kültürlere bağlıdır. Bir yörede,toplumun çoğunda bağırsak paraziti varsa,bu durum hastalıktan sayılmayabilir.Sigara içen biri kişi,öksürüğünü sigaraya bağlayıp gerçek nedeninin bir başka şey olabileceğini dahi düşünmeyebilir.Çocuğu ishal olan bir anne,tüm çocuklar ishal oluyor düşüncesiyle bu durumu hastalıktan saymayabilir.Bir sakatlık olarak bilinen ve kundak yapılan çocuklarda çok görülen doğuştan kalça eklemi çıkığı Navajo yerlilerinde çok yaygın olduğundan hastalık olarak kabul edilmez. Eskiler bazı köylerde belli bir yaştan sonra trahoma bağlı körlüklerin kaçınılmaz bir durum olduğuna inanıldığını,ancak devletin etkin trahom mücadelesi ile körlüğün kaçınılmaz bir olay olmadığını anladıklarını belirtirler.Ayrıca pek çok kişi hasta veya yakınması olmadığı zaman kendisini sağlıklı kabul eder. Hastalık ve sağlık kavramları kültüre bağlı olmasına rağmen,insan her yerde insandır ve bu nedenle sağlığının bir evrensel tanımı olmalıdır.Dünya Sağlık Örgütü sağlığı şöyle tanımlanmaktadır:”Sağlık,yalnızca hasta veya sakat olmamak değil bedenen,ruhen ve sosyal yönlerden tam bir iyilik halidir.”Bu tanım artık bütün dünya ülkelerinde kabul edilen bir tanımdır.O halde,kişinin tam sağlıklı olabilmesi için bedenen hasta veya sakat olmaması yetmemektedir.Bu kişinin aynı zamanda ruhen de dengeli olması,sosyal yönden tam bir iyilik hali içinde olması gerekmektedir.İnsanı diğer canlılardan ayıran özelliklerden biri de sosyal bir varlık oluşudur. Yaşamımızın her anında çevremize ki kişilerle ve olaylarla ilgili ve kaşıklıklı bir etkileşim içinde bulunuruz.Bu olayların sağlığımızı etkilediği bir gerçektir.Öyle ki,toplum hayatının etkileri sonucu oluşan bazı hastalıklar için sosyal hastalıklar deyimi kullanılmaktadır. Verem hastalığı bunlardan biridir. Bu hastalığın,toplumun ekonomik olarak düşük düzeydeki,yoksul,çok çocuklu,eğitimsiz ve bozuk bir çevrede yaşayan ailelerde daha fazla görüldüğü bilinmektedir.Bir başka deyişle yoksulluk,eğitimsizlik gibi sosyal olgular,verem hastalığının temelinde yatan olaylardır.Aynı şekilde yetersiz beslenmede,gelişme geriliğinde,bulaşıcı hastalıklara yakalanmada, kazaların oluşmasında,hatta doğuştan sakatlıkların ortaya çıkmasında sosyal ve kültürel faktörlerin payı vardır.Özetle sağlık sosyal bir olaydır. aynı zamanda.Bu nedenle,sağlık olaylarından ve sağlıklı olmak için yapılması gereken çabalardan söz ederken;sağlığı etkileyen biyolojik ve fiziksel nedenlerin yanı sıra sosyal olayların da göz önünde bulundurmak zorundayız. İnsanı anlayabilmek,hastalık ve sağlığını değerlendirebilmek için onu çevresi ile bir bütün olarak kavrayabilmek ve insanla çevresi arasındaki etkileşimi anlamak gerekir.İnsanın çevresini incelemeyi kolaylaştırmak için,çevresel etmenleri;biyolojik ,fizik ve sosyal çevre olmak üzere üçe ayırabiliriz.Bu etmenler ve insan sürekli bir etkileşim halindedir.Etkileşim;yalnız insan ve çevresel etkenler arasında değil aynı zamanda bu etkenler arasında da vardır.Bu etkileşme ağı içinde insanı bir bütün olarak görmek gerekir.Bunu bir saatin çeşitli parçalarını ve nasıl işlediğini bilmek,onu bir sakat olarak görmemizi engellemediği gibi insan ve çevresindeki etmenleri ayrı ayrı görüp bilmemiz,bütünü düşünmemiz ve görmemizi engellemediği gibi insan ve çevre- sindeki etmenleri ayrı ayrı görüp bilmemiz,bütünü düşünmemiz ve görmemize engel olmamalıdır. İlkçağlarda hastalıkların;kötü ruhlar,cinler ve periler veya niyetlerin bakışlarından(nazar) meydana geldiğine inanılırdı.Bilimsel gelişmenin emekleme döneminde olan insanlar;karşılaştıkları sağlık sorunlarını,sihir,muska,mavi boncuk,büyü gibi araç ve uygulamalarla çözmeye çalışıyorlardı.Salgınlar gibi toplumsal felaketlerde tapınaklara doluşur,ayin yapılıyor,büyücülere koşuyorlardı. Ne yazık ki günümüzde de bu gibi ilkel yaklaşımların kalıntıları, eğitim düzeyi düşük kişiler arasında sürüp gidebilmektedir. Daha sonra bazı temel besin maddelerinin eksikliğinin önemli sağlık sorunlarına yol açtığı anlaşıldı.Daha önce lanetlenmiş gemilerde çıktığı sanılan skorbüt hastalığının,sadece kuru ve konserve veya salamura yiyecek yenilmesinden kaynaklandığı anlaşıldı.Skorbütün C vitamini eksikliğinden meydana gelen bir hastalık olduğu ortaya çıktıktan sonra sorunlar daha kolay çözümlendi. Bunu mikropların bulunuşu izlendi.Bir çok hastalığın sebebi mikroplardı.Daha sonra mikropların neden olduğu hastalıkların büyük çoğundan bağışıkla ma ile korunabilmenin mümkün olduğu ortaya çıktı. Sanayileşme;çevre kirliliği,hava kirliliği ve kimyasal atık sorununu birlikte getirdi.Artık çevre olayları daha geniş anlamda bir sağlık sorunu yaratıyordu. Sorunların çözümü için insanı çevresi ile bir bütün olarak ele almak gerekliydi. Günümüzde en önemli hastalıkların nadir veya tedavisi güç hastalıklar değil,bir toplumda en çok görülen,en çok sakat bırakan ve en çok öldüren hastalıklar olduğu anlaşılmıştır.Kişi ve toplumların sağlık düzeyini,sosyal ve ekonomik nedenler belirler;bunlar fizik,biyolojik ve diğer çevre faktörleri değil, küçük toplumsal birim olan aileden başlayarak bütün toplumun sorunudur. Sağlıkla ilgili harcamalar bir masraf değil,insan gücü yatırımıdır.Hastalanan ve ölen kişiler toplum için kayıptır.Toplumların en önemli zenginliği sağlıklı ve iyi yetişmiş insan gücüdür.Sağlık harcamaları bir yatırımdır.Çünkü üretim ve katkı gücü yüksek bir insan gücü yaratmayı amaçlar.

Anne sütü, IQ seviyesini artırıyor


İngiltere ve Yeni Zelanda’da yapılan bir araştırmada, anne sütünün bazı çocuklarda zeka seviyesinin gelişimi üzerinde olumlu etkisi olduğu görüldü



Anne sütü ile beslenen çocukların FADS2 adı verilen bir genin özel değişkesi sayesinde zeka düzeylerinin gelişim seviyesinde artış olduğu ortaya çıkarken, araştırmada, zeka seviyesinin yüksek olmasında anne sütünün tek başına etken olmadığı, aile, sosyal çevre gibi çevresel etkenler ile genetik faktörlerin de rol oynadığı tespit edildi.Etkenler muhtelifİngiltere ve Yeni Zelanda’da 3 bin bebek üzerinde inceleme yapan araştırmacılar, FADS2 geninin özel değişkesine sahip çocukların IQ seviyesinin diğer çocuklardan 6,8 puan yüksek olduğunu buldular. Bu farkın, çocuğun sosyo-ekonomik durumu, annenin IQ’su, bebeğin doğum ağırlığı veya hamilelikte annenin yaşı gibi etkenlerle değişkenlik gösterdiği belirlendi.Anne sütü yegane kaynakFADS2 genini incelediklerini, doğumdan sonraki ilk aylarda beyinde toplanan, poliansatüre (çoklu doymamış) yağ asitlerini besleyici yağ asitlerinden dönüştüren bir enzimin anne sütünde bulunduğunu belirten araştırmacılar, bu enzimin zeka seviyesinin gelişimi üzerinde bir etkisi olabileceğini düşünüyorlar.Milliyet

BÖBREK NAKLİ

Böbrek Nakli
Böbrek Nakli; 1. Canlı vericiden (Yakın ve uzak akraba, eş) 2. 2. Kadavradan olmak üzere iki kaynaktan yapılır.
Transplantasyon sonrası böbrek fonksiyonlarının hemen yerine gelmesi nedeniyle tüm fizik ve psikolojik bozukluklar düzelir. Ancak, takılan böbreğin vücutca reddi (Rejeksiyon) gibi ciddi bir sorunu da vardır.
Gerekli şartlara uyulmazsa rejeksiyon, transplante böbrek için her zaman bir tehlikedir.
Genel Bilgiler Aralarında kan bağı olanlarda yapılan böbrek nakli çok kez alıcıda iyi uyum gösterir. Alıcı ve vericinin çok iyi incelenmesi bu başarıyı artırmaktadır. Bu nedenle canlıdan yapılan nakillerin başarı oranı daha fazladır. Son yıllarda tedaviye eklenen yeni ilaçlar kadavradan yapılan nakillerin de başarı oranını artırmıştır. İlaç tedavisi ile düşmeyen tansiyon, iltihap kaynağı olan böbrekler varsa bunlar transplantasyondan 3 4 hafta önce ameliyatla çıkarılır.
BÖBREK TRANSPLANTASYONU Son evre böbrek yetmezliğinin en uygun tedavi şekli böbrek transplantasyonudur.
Böbrek transplantasyonunda iki organ kaynağı vardır.
1. Canlı verici 2- Kadavra
Canlı Vericiler 1. Derecede akrabalar (Anne, baba, kardeş ve çocuklar) 2. 2. Derecede akrabalar (Hala, amca, dayı, teyze) ve akraba olmayan uygun vericiler (B5 gibi) dir
Kadavra Verici : Beyin ölümü olan sistemik bir enfeksiyon ve kanser vb. olmayan kişilerdir
Kadavra ve canlı vericilerde A-B-0 kan grubu uyumu ve doku ila negatif crossmatch (Rh Faktörü önemli değildir) uyumu gerekir.
Canlı vericilerde, 1 ve 2 antigen uyumsuzluğu (Mismatch) varsa vericiler kabul edilebilir.
Kadavrada ise HLA B ve DR den birer antigen uyumu ile negatif Crossmatch yeterli uyum sayılır.
Transplantasyon öncesi alıcı ve vericilerin tüm tetkikleri tamamlanıp, böbrek transplantasyonunun yapılmasına karar verildiğinde alıcı ve verici hastaneye yatırılır Ameliyattan üç gün önce alıcının bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlara başlanır ve hasta izole edilir. (Tek başına bir odaya alınır)
Ameliyatta, böbrek, hastanın kasık bölgesine takılır.
(Arter, atardamar, Ven-toplardamar) bağlantıları bölgedeki damarlara yapılır, Üreter denen idrar kan ağızlaştırılır
Ameliyat sonrası tüm yaşam süresince devam edecek bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlarla tedavi devam eder. Hasta ameliyat sonrası 2-3 hafta hastanede yatar, taburcu edildikten sonra periyodik kontrollere gelir.
BÖBREK NAKLİ YAPILAN HASTALAR İÇİN ACİL SORUNLAR KLAVUZU
Böbrek nakli olduğunuz üniteyi günün her saatinde arayabilirsiniz. Transplant koordinatörü size yapmanız gereken her şeyi açıklayacaktır. r 1. Ateşiniz yükselirse 2. İlaçlarınızı karıştırır ve dozlarını unutursanız 3. Kısa zamanda aşırı kilo alırsanız (Her gün tartılmanız gereklidir. Bu vücudunuzda aşırı sıvı biriktiğini, idrarla atamadığınızı gösterir) 4. Tansiyonunuz aşırı yükselirse (150/90 ı geçerse) 5. Nefes almada zorluk, sıkışma hissi, kanlı köpüklü balgam, karın ağrısı, kusma, ishal, kanlı idrar ve idrar miktarında Azalma olması durumunda derhal ameliyat olduğunuz kliniği arayınız

alıntıdır: saglik.tr.net

kanser

Servikal (Rahim Boynu) Kanser
Uyarıcı Belirtiler: Anormal vajinal kanama.
Kanser Riski Faktörleri: Genital (Cinsel) bölgelerde kabarcıklar oluşturan deri iltihaplan veya genital siğil enfeksiyonları-, ergenlik çağına geldikten kısa bir süre sonra cinsel ilişkiye girme veya çok fazla cinsel ilişki partnerinin olması.
Check-up Kuralları: Onsekiz yaşına gelen kadınların veya seksüel olarak aktif olanların her yıl Pap testi yaptırması ve pelvik muayeneden geçmesi gerekir. Birbirini takip eden üç veya daha fazla normal sonuç veren yıllık muayenenin ardından doktorunuz Pap testinin daha az aralıklarla yapılmasına karar verebilir.


Endometrium (Rahim iç zarı) Kanseri
Uyarıcı Belirtiler: Anormal vajinal kanama.
Kanser Riski Faktörleri: Geçmişte kısırlık olması veya yumurtlama olmaması; menapozun geç başlaması veya uzun süreli östrojen tedavisi, vücutta aşırı yağlanma; çok fazla sigara içmek.
Check-up Kuralları: Menapoza geldikten sonra geçmişinde kısırlık, aşırı şişmanlık, yfmurtlayamama, anormal rahim kanaması veya östrojen tedavisi olan kadınların endo-metriyal biyopsi yaptırmaları gerekir.


İdrar Yolu ve Mesane Kanseri
Uyarıcı işaretler: idrarda kan; sırt ağrısı; kilo ve iştah kaybı, sürekli ateş; anemi (kansızlık).
Kanser Riski faktörleri: Elli yaşın üzerinde olan erkeklerde-, çok fazla sigara içenlerde, geçmişte kronik idrar yolu enfeksiyonlarından rahatsız olanlarda daha fazla görülür.
Check-up Kuralları: Komple fiziki muayeneniz sırasında yapılan rutin idrar tahlilleri idrarınızda kan olup olmadığını (hemıtüri) gösterecektir. Eğer hematüri bulunursa, doktorunuz anormal bir doku da bulursa, biyopsi de dahil olmak üzere sistoskopik bir muayene yapabilir. Doktorunuz bir böbrek filmi de isteyebilir.



Ağız Kanseri
Uyarıcı işaretler: Ağzınızın renginde herhangi bir değişiklik veya ağzınızda iyileşmeyen herhangi bir yara.
Kanser Riski Faktörleri: Genellikle kırkbeş yaşın üstünde erkeklerde, çok fazla sigara içenlerde ve özellikle çok fazla alkol kullanımı ile birlikte dumansız tütün kullananlarda (tütün çiğneyenlerde) daha fazla görülür.
Check-up Kuralları: Eğer iyileşmeyen bir yara varsa doktorunuza veya diş hekiminize başvurun.


Gırtlak Kanseri
Uyarıcı Belirtiler: Boğuk seslilik.
Kanser Riski Faktörleri: Çok fazla sigara içmek, eğer fazla miktarda alkol kullanımı ile birlikte oluyorsa.
Check-up Kuralları: Konuşma özelliğinizde herhangi bir değişiklik olması durumunda bir boğaz uzmanı tarafından yapılan muayene veya eğer çok fazla sigara içiyorsanız yıllık muayene.

Prostat Kanseri

Prostat Kanseri
Uyarıcı Belirtilen idrara çıkmada zorluk; sırtın alt kısmında sürekli bir ağrı, pelvis veya kasıkların üst kısmında sürekli ağri; idrarda kan.
Kanser Riski Faktörleri-. Yetmiş yaşın üzerinde olan erkeklerde daha fazla görülür.
Check-up Kuralları: Eğer kırk yaşın üzerinde iseniz, periyodik tıbbi muayeneniz sırasında bir dijital (parmakla) rektal muayeneden de geçmeniz gerekir.

Cilt Kanseri

Cilt Kanseri
Uyarıcı Belirtilen Düzensiz sınırları olan küçük bir lezyon (yara, bere) ve vücutta veya kol ve bacaklarda kırmızı, beyaz, mavi veya mavi-siyah lekeler; cildin herhangi bir yerinde rengi inci beyazından siyaha kadar değişen yumru veya lezyonlar; avuç içi, ayak tabanı, el ve ayak parmaklarının uç kısımlarında koyu renkli lezyonlar; güneşe maruz kalmış cilt üzerinde daha koyu renkli beneklerle birlikte geniş kah-verengimsi lekeler; cildin herhangi bir yerinde kırmızımsı mor lekeler; ayak parmakları veya bacakta mor-kahverengi veya koyu mavi no-düller; yüz, kulak veya boyunda inci gibi veya mumlu gibi yumru veya şişler-, göğüs veya sırtta düz, ten rengi veya kahverengi yara izine benzer lezyonlar; yüz, kulaklar, boyun, eller veya kollarda pullu veya kabukla kaplı yüzeyi olan düz lezyon veya kırmızı nodul; herhangi bir bende görülen değişiklik veya iyileşmeyen bir yara.
Kanser Riski Faktörleri: Kadın ve erkeklerde kızıl saç, açık cilt rengi veya gözlerin mavi olması; çocuklukta ciddi güneş yanığı olması; ailenin geçmişinde doğum lekeleri veya benler (displastik nevüs doğumda mevcut ben oluşumu sendromu.)
Check-up Kuralları: Eğer yukarıda sıralanan uyarıcı belirtilere sahip herhangi bir cilt lezyo-nunuz varsa doktorunuza danışınız.

Akciğer Kanseri

Akciğer Kanseri
Uyarıcı işaretlen Rahatsız eden bir öksürük, öksürürken kan gelmesi ve akciğer iltihabı veya bronşit nöbetleri; göğüste ağrı.
Kanser Riski Faktörleri: Çok sigara içmek ve özellikle astbest olmak üzere çevre kirletici maddelere maruz kalmak.
Check-up Kuralları: Kırk yaşın üzerinde olan herkesin bir göğüs röntgeni çektirmesi gerekir. Bunu takip eden göğüs röntgenleri doktorunuzun kişisel kararına göre yapılacaktır.

Kolorektal (Kalın Bağırsak ve Rektum) Kanser

Kolorektal (Kalın Bağırsak ve Rektum) Kanser
Uyarıcı Belirtilen Herhangi bir rektal (makattan gelen) kanama veya dışkılama alışkanlıklarında uzun dönemli değişiklik.
Kanser Riski Faktörleri: Aile üyelerinden birinde geçmişte kolorektal polip (iyi huylu tü-moral oluşum) veya kolorektal kanser veya kronik ülserleşmiş kolit olması.
Check-up Kuralları: Kırk yaşın üzerinde olan kadın ve erkeklerin her yıl dijital (parmakla) rektal muayeneden geçmesi gerekir. Bundan öte elli yaşın üzerinde olan erkek ve kadınların en azından iki yılda bir sigmoidoskopik muayeneden geçmesi (sigmoidoskop ile kolon içinin muayenesi) ve her yıl kan bulunup, bulunmadığının kontrolü için feces (dışkı) testini yaptırması gerekir.

Testis Kanseri

Testis Kanseri
Uyarıcı Belirtilen Teslislerde herhangi bir kitle veya boyutlarında değişiklik.
Kanser Riski Faktörleri: Yaşlı erkeklerden daha çok genç erkeklerde ortaya çıkar (kırk yaşından sonra fazla görülmez); normal yerine inmemiş testisler.
Check-up Kuralları: ilk gençlik yıllarının son dönemlerinden başlayarak tüm yaştaki erkekler her ay teslislerini muayene etmelidirler.

Meme Kanseri

Meme Kanseri
Uyarıcı Belirtiler: Memede herhangi bir sertlik veya kitle, veya meme uçlarından gelen akıntı veya kan.
Kanser Riski Faktörleri: Meme kanseri genellikle elli yaşın üzerinde olan kadınlarda; hiç çocuğu olmamış kadınlarda, ilk çocuklarını otuz yaşından sonra doğuran kadınlarda, hiç emzirmemiş olan kadınlarda, ideal ağırlıklarının yüzde 40 üzerinde olan kadınlar ile cinsel olgunluğa gecikmiş olarak gelen veya gecikmiş menapozu olan kadınlarda ve ailesinde (anne veya kızkardeşlerde) menapoz öncesi meme kanseri olayı olan kadınlarda ortaya çıkar.
Check-up Kuralları: Her kadın ayda bir defa göğüslerini dikkatlice muayene etmelidir.
Buna ek olarak yirmi ile kırk yaş arasında olan kadınların her üç yılda bir göğüslerini bir hekime muayene ettirmesi gerekir. Kırk yaşın üzerinde olan kadınların bu muayeneyi her yıl yaptırması gerekir. Eğer kırk yaşın altındaysa-nız, ailenin geçmişinde göğüs kanseri yoksa yüksek risk gruplarından birine girmiyorsunuz demektir ve mamografinin alınmasına gerek duyulmayabilir. Eğer kırk ile kırkdokuz yaşlan arasında iseniz, herhangi bir belirti veya kitle yoksa ve ailenizde göğüs kanseri geçiren biri yoksa yalnızca basit bir mammogram yaptırın. Elli yaşından sonra mammogramı her yıl yaptırın. Eğer ailenizde göğüs kanseri varsa, yaşınıza aldırmaksızın her yıl bir mammogram yaptırın.